Uncategorized

Lespos'lu Sappho

 Kaynaklara göre oldukça zengin, aristokratik bir ailenin kızı ola­rak dünyaya gelen Lesboslu Sappho, Atinalı kanun koyucu So­lon ve felsefe tarihinin Yedi Bilgeleri’nden olan Miletoslu Thales ile Lesboslu Pittakos’un çağdaşıdır. Erkek kardeşi Kharaksos, Mısır’daki Naukratis’e şarap ticareti yapacak kadar büyük bir tüccar ve aynı zamanda toprak sahibidir. Sappho’nun yaşadığı bu dönemler, Yunan siyasi tarihin­de Tiranlık Çağı olarak bilinir ve Batı Anadolu   dahil   Kıta  Yunanistan’da toplumsal   ve  yönetimsel   köklü değişiklikler yaşanır. Bilinen ilk büyük tiranlardan olan Lesboslu    Pittakos,   Miletoslu Thrasybulos,     Korinthoslu Periandros, Samoslu Polykrates ve tabi ki biraz daha geç bir tarihte oldukça po­püler olan Atinalı Peisistratos,   sitelerdeki   yönetimi ele geçirerek iktidar olurlar. Kent   devletleri   tiranlık   ile demokrasi arasında gidip gelirken toplumda egemen olan hep erkek­lerdi. Kadınlar toplumun tamamen dışında, evlerine kapanık yaşamak zo­rundaydılar. Siyasette, felsefede, sanatta ve hatta sporda bile sadece erkekler var­dı. Kadınların Olympiat oyunlarına yarış­macı ya da izleyici olarak dahi katılmaları yasaktı. Bu dönemin en bilindik sahnelerin­den biri, sadece erkeklerin katıldığı sempozyum (symposium) adı verilen eğlencelerdi. Bu tarz eğlencelere katılan kadınlar ise, flütçü olarak adlandırılan ve içki sofralarını eğlendi­ren dansözlerdi. Simpozyum, evlerin andron adı verilen odasında yapılırdı. Andron, evin diğer odaları gibi iç avludan değil  direkt olarak caddeye dönüktü ve giriş­te misafir erkeklerin ev kadınlarını görmesi ya da rahatsız et­mesi engellenirdi. Kadının hem ruhsal hem de bedensel olarak önemsenmediği böyle bir ortamda, kenti süslemek için yapılan erkek heykelleri çıplak yapılırken, kadın heykelleri bir kaç kat elbise giymiş biçimde betimlenirdi. Bilinen ilk çıplak kadın hey­keli, çok daha sonra yapılan Knidos Aphrodite’sidir ve bu heykel aşırı çıplaklığından dolayı uzun süre eleştiri konusu olmuştur.

Tiranlık döneminde, Lesbos’ta toprak sahiplerinin politik üs­tünlüklerinin çöktüğü görülür ve birçok zengin aile bu karışıklık ortamında göç etmek zorunda kalır. Böyle bir     dönemin doğasında, zengin ve soylu bir ailede doğan Sappho, ülkesi Lesbos  Mytilene’de Tiran  Pittakos’un  yü­rüttüğü politikalara  karşı geldiği için   ailesiyle   birlikte   Sparta’ya göç   etmek   zorunda   kalanlar­dandı.      Diğerlerinin      aksine, Sappho’nun    tüm    dünyasını etkileyen Sparta’daki toplum­sal yaşam, antik dünyanın en büyük kadın ozanlarından bi­rinin doğmasına neden oldu. Sparta her şeyi ile diğer Grek site devletlerinden  farklı  bir yer­di. Sparta’da kadınların erkeklerden daha üstün olması alışılmış bir durum olarak kabul edilir. Bu üstünlük, Spartalı kadınlara hiçbir Grek toplumunda kadına tanınmayan özgürlük ve saygınlığı ka­zandırmıştır. Kadının özgürlüğünün ve saygınlığının olduğu yerde aşk ve gü­zellik de çok önemsenmiş olmalıdır ki Platon şöyle demiştir; “Spartalılar savaşa gitmeden önce aşk tanrısı Erosa kurban sunup adak adarlar.” Çünkü savaşta yenilmemek ve bek­leyen sevgiliye rezil olmamak için aşk tanrısı Erosa kurban sunulmalıdır. Aşk tan­rısı Eros, özellikle Hellenistik Döneme kadar diğer toplumlarda çok fazla önemsenmeyen bir tanrı olmasına karşın Sparta’da erken dönemlerden beri biliniyordu. Plutarkhos, Sparta’daki bu ortam için “aşka öyle­sine hürmet ediliyorlar ki, en saygın kadınlar bile genç kızlara tutularak aşık oluyorlardı” diyerek kadının aşk ile olan ilişkisini göstermişti. Sappho’nun kadın doğasının gizli kalmış tüm gize mini anlayan lirik şiirlerini yazmasına neden olan esin kaynağı bu ortam olmalıdır. Böyle bir ortamda yetişen Sappho, aşkın doğasını öylesine iyi benimsemiştir ki, aşkın doğası üzerine en güzel lirikler onunla türkülerine ve şiirlerine yansımıştır.

Kadının değerli olduğu bir toplumda yetişmiş olmak, Sappho’nun hem kaderini hem de kişiliğini önemli ölçüde et­kilemiş olmalıdır. Sonraki yıllarda ülkesi Lesbos /Mytilene’ye geri dönen Sappho, kadını, aşkı ve lirizmi ön planda tutan şiir çalışmaları ile tanınmaya başlanır. Kadının birçok yönden yok sayıldığı bir toplumda, kadının ve aşkın dilinden anlayan ve ka­dının içselliğini özümseyen aşk şiirleri yazmak Sappho’yu aykırı kılmıştı. Bu duygularını toplumun erkekleri ile paylaşamamasın-dan dolayı, kendine ilham veren genç kızlardan oluşmuş bir okul kurdu. Tanrıça Aphrodite onuruna kurduğu bu okulda, yanına erken yaşlarda aldığı genç kızları evlilik çağına kadar yetiştirdi. Sappho’nun belki de sadece eğitmek değil aşk için yanına aldığı kızlardan dolayı adı tüm Grek dünyasında duyulur olmuştu. O güne kadar kadınlar arasındaki aşk ilişkisi anlamına gelen trıbad (homoseksüel – homos yunanca “aynı” anlamına gelmektedir-) sözcüğü, Sappho’dan sonra değişmiştir. Sappho’nun Lesbos adasında genç kızlar ile yaşadığı aşk ilişkileri yüzünden kadınlar arasındaki ilişkiye lesbos aşkı anlamına gelen lesbos ismi takıl­mıştır. Lesbos bundan sonra Sappho ile özdeş olan trıbad söz­cüğünün yerini almıştır. Sappho’ya yakıştırılan lezbiyenlik ilişki­sine rağmen, Kerkylas adlı bir zengin ile evli olduğu ve bir kız ço­cuğuna sahip olduğu bilinmektedir. Fakat, Helenistik, özellikle de Roma Dönemi’nde Ovidius başta olmak üzere birçok yazar Sappho’nun Phaon adlı oldukça yakışıklı bir gence aşık olduğu­nu ve aşkına da karşılık bulamadığını yazmışlardır. Bir rivayete göre Phaon’a olan aşkına karşılık bulamayınca kendini Leukos kayalığından atarak intihar etmiştir. 19. yy.’da Franz Grillparzer, Sappho’nun bu umutsuz aşkını bir opera oyunu ile Viyana’da trajedi şeklinde sahnelemiştir.

Sappho’nun sadece genç kızlardan kurulu okulunun lezbiyen olarak anılmasının sebebi ise oğlancı olmakla suçlanan Sokrates ile kıyaslanmasından dolayı olmuştur. Erken dönemlerde Sappho ile Sokrates birbirine eş gösterilmiştir. Sokrates; kendi felsefi öğretilerini anlatmak için kurduğu okulda yaşadığı eşcinsel iliş­kiler ile tanınan bir felsefeciydi. Sappho’nun genç kızlar ile kur­duğu ilişkinin karşılığı olan, erkeklerin Sokratik ya da Platonik ilişkisi; toplum içinde açıkça yapılmadığı sürece çok fazla ayıp­lanmayan bir ilişki olarak bilinir. Fakat Platon ya da Sokrates’ten farklı olarak Sappho’nun lezbiyenlikle ilişkisini kanıtlayacak herhangi bir delil yoktur. MÖ S. yy komedyenlerinin Sappho ve kızlarını sevgili teması ile yorumlamaları, bu fikrin genelleş­mesine öncülük eder. Sadece şiirlerinin içinde bazı genç kızlara karşı yazılmış aşk şiirleri vardır. Bu aşkın ise tinsel bir aşk olarak algılanmasının ötesinde bir şey olup olmadığı ise meçhuldür. Yanına aldığı genç bakire kızları birçok konuda eğitiyordu. Mü­zik, şiir, dans gibi birçok entellektüel dalda yetiştirdiği öğrenci­lerinden birçoğu kendi kadar ünlü olmasa da antik dünyada bilinen kadın ozanlar arasında sayılıyordu. Sappho’nun yetiş­tirdiği öğrencileri içinde en önemlisi ve en çok sevdiği Erinna, Homeros tarzında yazdığı 300 mısralık bir destanın ardından 19 yaşında ölmüştü.

Lesbos adasında Sappho dışında başka kadın ozanların da oku­lu olduğu bilinmekteydi. Bunların arasında özellikle Gorgo ve Andromeda’nın okulları tanınmıştı. Fakat diğerlerinin içinde sadece Sappho yeni bir tarz oluşturacak kadar kalıcı olabilmişti. Sappho, konusunun çoğunu bu genç kızların ve aşkın en büyük tanrısı Aphrodite’in oluşturduğu ve kendi adını taşıyan Sapphık vezin ile şiirler yazıyordu. Bu şiirlerini özellikle evlilik çağına kadar yetiştirdiği kızların evlenip okuldan ayrılacağı zamanlarda düzenlenen müzikli dans şölenlerinde, yedi telli lyra eşliğinde okuyordu. Aslında Sapphik vezin ölçüsünü kendisi gibi Mytileneli olan bir diğer büyük ozan Alkaios’un kendisine yazdığı bir şiir vezninin ölçüsünden almıştı. Bu davetkâr şiire karşı Sappho, Alkaios için alkaik vezin ile oldukça sert aristokratik bir cevap vermişti.

Alkaios; “Siyah lüleli gül yüzlü Sappho, sana bir şey söylemek istiyorum, fakat utanıyorum, söyleyemiyorum.”

Sappho; “Erdemi sevseydin ve de soylu bir niyetin olsaydı, dili­nin ucundaki sözlerden utanıp gözlerini yere indirmezdin.”

Sappho’nun kullandığı ve ilk kez onunla biçimlenen lirik sanat, Grek edebiyatı için bir dönüm noktasıdır. Hem erken hem de geç dönem uzmanlarının belirttiğine göre Grek edebiyatında üç aşama vardır. Birincisi erken safhadır ki bu, kahramanlar çağının destansı şairi Homeros’la başlayan destan şiiridir. İkincisi; bireyin özünü, doğasını ve aşkını anlatmasından dolayı Sappho tara­fından kullanılan lirik şiirdir. Üçüncüsü ise, daha geç bir tarihte gelişen tragedyadır. Sappho’nun yazdığı bilinen dokuz şiir kita­bından çok az bir kısmının günümüze kadar gelmesine rağmen Sappho, sanata erken dönemlerden beri damgasını vurmuştur. Şimdiye kadar genellikle başka yazarların eserlerinin içinde, par­çalar halinde günümüze ulaşmış Sappho şiirlerinin en ünlüsü, Halikarnassoslu Dionysos tarafından aktarılan Aphrodite’ye yakarış şiiridir. Bunun dışında Sappho’ya ait olduğu düşünü­len bazı şiirler ise tahrip edilen bir kilisede tesadüfen bulunur. MS 1000 civarında, aslına sadık kalınarak çoğaltılan kopyalar, Ortaçağ’da İstanbul’da (Constantiple) VIII. Papa Cregory’nin emriyle yakılır.

Platon’un “Onuncu Musa” olarak tanımladığı Sappho’nun betim­lemeleri, antik dünyada çok kabul gören ve önemsenen bir ozan olmasından dolayı seramikte ve heykel sanatında da yerini almış­tır. Hatta Sappho’nun en güzel portre çalışmalarından biri Roma kopyası olarak İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenmektedir.

Comment here