Hristiyanlık

Hıristiyanlık

Hıristiyanlığın doğuşu 

MS 27-30 yıllan arasında Filistin’de va­azlar vermiş bir peygamber ve din reform­cusu olan İsa’nın başlattığı hareket Hıristi­yanlığın kaynağıdır. Bu dönemde Filistin Roma’nın egemenliğindeydi; Musevilik denilen ayrı bir dini olduğu ve tek bir Tan­rı’ya inandığı için (tektanrıcılık veya mo­noteizm), Roma İmparatorluğu içinde özel bir statüye sahipti. Yabancı işgali ülkede şiddetli tepkilere yol açıyordu Yerel siyasi iktidar dağılmış, zayıflamış ve çeşitli or­ganlar arasında paylaşılmış bulunuyordu. Kendi de Roma’ya tâbi olan son Yahudi Kralı Herodes’in oğullan, Suriye eyaletinin başkomutan ve genel valisine bağlı bir Ro­ma valisinin kontrolü altındaydı. Vergiler ağırdı; sosyal ve politik istikrarsızlığın ya­nı sıra dini çalkantılar da yaygındı. Musevi­lik birçok akıma ayrılmıştı, ancak dini uy­gulamalar ve Kudüs Tapınağı ’nın rolü hâ­kim akımlar arasında ortak unsurlardı. Bü­yük İskender’in MÖ IV. yy içindeki fetih­lerinden sonra, Yunan ve Doğu dünyalarının karşılaşması yeni bir kültür yaratmış ve bu bütün Akdeniz havzasının kültürü ol­muştu: Helenizm. Bu kültür kendi diliyle (Yunanca) birlikte Roma İmparatorluğu ta­rafından benimsenmişti. Ama İmparatorlu­ğun asimilasyon özlemi, dini ve siyasi uz­laşmalar Museviliğin bünyesinde protesto hareketlerine yol açıyordu. Yahudiler, Tanrı tarafından adalet ve barışı egemen kıl­mak için gönderilecek bir Mesih bekliyor ve bu heyecanlı bekleyiş onlara güç veri­yordu. Musevilikte reform hareketleri çok çeşitliydi. Kimi, Zelotlar gibi, milliyetçi bir kisveye bürünmüş, kimi ise, çölde toplu­luklar halinde yaşayan Essenliler tarikatı gibi, dini protesto etrafında odaklaşmış­tı. Bunlardan biri de, önemli merkezlerin dışında vaazlar veren ve insanları vaftiz eden Vaftizci Yahya’nın başlattığı akımdı. Yahya’nın vaftizi günahlarının affını amaçlı­yor ve Ortodoks Museviliğin Kudüs Tapınağı’nda Tanrı’ya sunulan kurbanlara atfet­tiği rolü oynuyordu.

İSA’NIN    HAREKETİ   VE   MUSEVİLİK

İsa, büyük bir olasılıkla, Tanrı’nın saltana­tının ve kıyametin yakın olduğunu müjdele­yen Yahya’nın tilmizlerinden biriydi. Onun gibi, Tapınak aleyhinde polemiklere giriyor ve Tanrı’nın saltanatını muştuluyordu. An­cak vaftizcilerden bazı konularda ayrılıyor­du. Örneğin, Tanrı’nın gazabından çok sev­gisi üzerinde duruyordu. Celile bölgesinin Nasıra şehrinde doğan İsa’nın hayatı hakkın­daki bilgilerin başlıca kaynağı İncil’di. Ama İncil’in İsa’nın hayatına ait ilk dört kitabı bi­rer biyografi olmayıp dini öğretiye yönelik çeşitli yorumlardı. Yine de, İsa’nın gezgin bir vaiz olduğu, etrafına tilmizler ve müritler topladığı, ders verdiği ve hastalan iyi ettiği yer almaktaydı. İsa yeni bir din kurmak iste­memişti. Tanrı’nın yakınlığını müjdeleyerek, onun iradesini anlamanın Musevi Yasası’ndan farklı bir yolunu anlatarak, Tapınak kurumunun kutsallığını kaldırmak ve Muse­vilikte bir reform gerçekleştirmek istemişti. Fakat Musevi Yasası’na göre Tapınak’a iliş­kin tutumu dini liderlerin itirazlarına yol açtı ve neticede Romalıların geleneksel çarmıh işkencesinden geçirilerek idam edildi. Ölü­münden sonra, havarileri Diriliş inancı etra­fında birleşti ve onun Tanrı’nın gerçek resu­lü olduğunun bu şekilde kanıtlanmış olduğu da kabul edildi. Başlangıcı itibariyle Musevi­liğin bünyesi içinde bir reform hareketinden ibaret olan İsa hareketi böyle doğmuş oldu. İsa’nın havarileri ve müritleri Kudüs’te bir araya geldi ve İncil diye bilinen müjdeyi ver­di: Tanrı İsa’nın şahsında tecelli etmişti ve beklenen Mesih (Hıristos) oydu. Onlara katı­lanlar içinde, Filistin dışında yaşamış olup Yunan kültürüne ve evrenselliğine açık olan Yahudiler de vardı. Bunlar Yahudi kurumlarına, Filistin kökenli Yahudilere oranla daha eleştirel gözle bakıyordu. Çok geçmeden İsa hareketi Museviliğin sınırlarını aştı. Tan­rı’nın kavmi (seçilmiş kavim) dışında kalanları, Museviliğin alameti farikası olan izi taşımayanları (sünnetsizleri) ve Musevi yasa ve düzenlemelerine uymayanları da arasına kabul etti. Antakya’da İsa’ya inananlara Hı­ristiyan (Yunanca Hıristo’dan) adı verildi. İki din artık birbirinden iyice ayrılmış, Hıris­tiyanlık doğmuştu.

İlk Hıristiyan toplulukları, Romalılar tara­fından çarmıha gerilen Nasıralı İsa’nın ölü­münden sonra dirildiğine ve insanlar arasın­da canlı olarak katıldığına inandı. Bu inanış, her ne kadar Hıristiyanlığın temelini teşkil ederse de, bu varlığın anlamı, hayatın ve İsa’nın misyonunun gerçek manası daha o zaman çeşitli yorumlara yol açtı. İlkel Hıristiyanlığın ilk akımlarından birinin, dua et­mek, müminlerin vaftizinde hazır bulunmak ve aynı sofrada yemek için toplanıp bir ara­ya gelen müminlerinin gözünde İsa her şey­den önce Kutsal Kitap’ta dönüşü müjdele­nen ve beklenen Mesih’ti. Buna yakın bir akıma göreyse, Hıristiyanlık inancı her şey­den önce yeni bir itaat, İsa’nın mesajına ve Musevi Yasası’na getirdiği yeni yoruma inanmaktı. Merkezi Kudüs olan, bunların ikisinden de farklı bir başka akım ise, İsa’nın şahsında zamanın sonunun, ahir za­manın, Kıyametin Hâkimi’ni görüyor ve bu varlığın kendi ruhunu müminlerine gönder­diğine inanıyordu. Bu akımın mensupları evlerini barklarını terk ederek seyyar vaizli­ğe başladılar ve dünyanın sonunu bekleye­rek yaşayıp, hastalara şifa dağıttı. Böylelikle Filistin ve Suriye’yi baştan başa Hıristiyanlaştırdılar. Diğer taraftan, Helenistik Musevilerden çıkan Hıristiyanlar vaazlarını Mu­sevi olmayan çevrelere yönelttiler. Karargâhları olan Antakya’dan misyonerliğe çı­karak yeni dini Doğu Akdeniz yörelerine yaymaya çalıştılar. Bunların inancının teme­li haç ve kendisini insanlığın kurtuluşu için feda etmiş olan İsa’nın dirilişiydi.

Az bilinen bir başka akım muhtemelen Anadolu’da ortaya çıkmış olan Yahyacılık akımıdır. Bu akımların her birinin öne çık­mış kişileri vardı. İsa’nın etrafında toplanan kadınlı erkekli geniş grubun arasında ve özellikle On İki Havari diye bilinen yakın çevresinin içinde en çok sivrilen Petrus’tu. İsa’nın ölümünden sonra, yakınları da nüfuz sahibi oldular: Yakup, Petrus’un Roma’ya gitmesinden sonra Kudüs toplumunun başı­na geçti. Helenistlerin temsilcisi ise Paulus’tu. Petrus ile birlikte ilk Hıristiyanlığın en büyük iki şahsiyetinden biri oydu.

FİLİSTİN KIRLARINDAN İMPARATORLUK ŞEHİRLERİNE

İsa zamanında Filistin henüz kırsal bir bölgeydi ve nüfusunun büyük çoğunluğu köylüydü. Daha sonra hareket Suriye’ye ve şehirlerine yayıldı. Yeni doğan Hıristiyan­lık çok çabuk din ve milliyet sınırlarını aşa­rak Roma İmparatorluğu’nun gücünü mey­dana getiren Akdeniz havzasındaki kara ve deniz yollarından, kültür ve yönetim dilin­den yararlandı. Şehirlerin teşkil ettiği geniş kültürel ve dini ortamlara yayıldı. Hıristi­yanlık propagandası, Musevi tektanrıcılığı-nın ve onun üstün ahlaki niteliklerinin cazi­besinden yararlandı. İmparatorluğun Muse­vi topluluklarının oturduğu büyük şehirle­rinde, misyonerler, mesajlarını önce sina­goglarda iletmeye başladı. Museviliğin sempatizanları (ki bunlara «Tanrı’dan kor­kanlar» deniyordu) milliyetçi ve imtiyazlı bir nitelik taşıyan geleneksel öğretileri red­deden vaazlardan etkilendi. Ama Musevi­lerin nezdinde fazla revaç bulmayan Hıris­tiyanlık, daha çok Helenistik dünyanın dini ve felsefi düşünce biçimleriyle karşılaştığı bir ortam içinde yayılmaya başladı. I. yy.da çok yaygın olan Doğu kökenli «kurtuluş» dinleri mistik bir tecrübe kazandırıyor ve öbür dünya için umut veriyordu. Yoğun bir dini rekabet karşısında bulunan Hıristiyan­lık ise belirli bir müminler topluluğuyla sı­nırlı olmayan evrensel bir selamet mesajıy­la insanlara alenen çağrıda bulunuyor ve başka dinlerle «birlikte yaşamayı», her tür­lü din ve düşünce sistemi karışımını redde­diyordu. Roma İmparatorluğu bu din furya­sına meydanı boş bırakıyor, ama imparato­run inanışı olan tek bir ideolojiyi empoze ediyordu. Bir inanca pekâlâ bir başkasının eklenebileceği bu bağdaştırıcı ortamda, tek bir Tanrı bulunduğunu ve insanların ancak ona ibadet edebileceklerini iddia eden Mu­sevilik katı bir tektanrıcılık uyguluyor ve bu özgün kavram imparatorluk otoritelerin­den bir tepki görmüyordu. Hıristiyanlar da tektanrıcı oldukları için, onlar da önceleri Musevilerle aynı statüden yararlandı ve Roma yasaları tarafından imparator inan­cından muaf tutuldu. Ama ne zaman ki baş­ka bir dine mensup oldukları anlaşıldı, zaman durumları bozuldu. I. yy’in ikinci yarısından II. yy’a kadar şiddetli baskılara maruz kaldılar. III. yy ile IV. yy’in başla­rında ise bu baskılar gittikçe arttı ve siste­matik bir işkence şeklini aldı.

BİRBİRLERİNE   UYMAYAN   TOPLULUKLAR

Hıristiyanlığın yayılması iki odak etrafın­da gerçekleşti: gezici vaizler ve bunların arkalarında bıraktıkları yerleşik sempatizan grupları. Yavaş yavaş Kilise (ecelesia, «toplantıya çağrılan meclis») adı verilen ve Yunan sitesine özgü bir kurum olan mahalli topluluklar oluştu. Bu terim zamanla iki anlama gelmeye geldi. Birincisi, belirli bir yerde bir araya gelen müminler grubu; ikincisi, bir bütün olarak «İsa’nın Kilise­sini oluşturan Hıristiyanların toplamıydı. Kendi binaları olmadığından, bu dini cemaatler, toplumsal durumları çok farklı olan insanların evinde toplanmaya başladı. Bunlar tıpkı vaktiyle Filistin’de İsa’nın et­rafında toplanmış olan gruplara benziyor­du. Bu cemaatler genellikle pagan (putpe­rest) kökenli Hıristiyanlarla Musevi köken­li Hıristiyanlardan veya yakın çevrelerden gelen insanlardan oluşuyordu. Bir süre son­ra aralarındaki ayrılıklar, sorun yarattı: Tanrı’nın seçilmiş kavminden olduklarına inanan Musevi kökenli Hıristiyanlar ye­mekleri ile özellikle müminlerin iman bir­liğini ve Tanrı’yla ilişkilerini temsil eden ekmek ve şarabı, bu konudaki ilkeleri bil­meyen pagan kökenli Hıristiyanlarla paylaşmak istemedi. Hıristiyanlığın bu ilk dö­neminde ortaya çıkan sorun şuydu: İsa’nın İncil’inden (müjdesinden) faydalanmak için, Musevilikten geçmek şart mıydı? İna­yetten (Tanrı’nın karşılıksız affından) ya­rarlanmak için, önce Tanrı’nın seçilmiş kavmine katılmak ve onun işareti olan sün­net görevini yerine getirmek ve bu görev konusunda diğer Musevi yasalarına uymak gerekli miydi? İncil’in kayıtsız ve şartsız paganlara da açık olmasını savunanların başında gelen havari Paulus’un görüşü ve inancı bu konuda galip geldiyse de, sorun tartışma ve anlaşmazlıklara yol açmaktan geri kalmadı.

HIRİSTİYAN   İNANCI   VE   KİLİSELERİ

Hıristiyan tektanrıcılığında, Tanrı’nın yargılaması ve inayeti hayatın ölümle so­na ermediğinin işaretidir. Bu inanç, İncil ve Hıristiyan Kiliseleri’nin teşkil ettiği in­sani kurumlar sayesinde yüzyıllar boyu kendini kabul ettirmişti. Hıristiyanlığın kutsal kitapları İsa’nın ilk müritlerinin be­nimsedikleri dini başvuru metinleri Muse­vilikten gelen metinler olmuştu: sonradan Eski Ahit (Tevratı Şerif) adını vermiş ol­dukları bu kitaplardan, kendi anlayışlarına göre, İsa’nın gelişini haber veren ve mis­yonunun anlamını açıklayan manalar çı­karmışlardı. Ama bu metinler, Hıristiyan­ların toplum içindeki yerlerini ve eski dinler karşısındaki durumlarını açıklama­ya ve cemaatlerle seyyar vaizler arasında­ki görüş ayrılıklarını gidermeye yeterli de­ğildi. Kiliseler’e yol göstermek için, havari Paulus MÖ 50-60 yılları arasında bir di­zi mektup kaleme aldı ve bunlar her cema­atin bir nüshasını elde edebileceği bir der­leme haline getirildi. Bu mektuplar ve MS 70 ile I. yy’ın sonu arasında oluşturulan İncil’ler, din öğretimi ve toplantılarda okunmak için kullanılmıştı. Hıristiyanlık üzerine yazıların üretimi II. yy boyunca devam etmiş ve ondan sonra ardı arkası kesilmemişti. II. yy’ın ortalarına doğru, bu yazılar arasında bir seçim yapmak gereği ortaya çıkmıştı. Böylece hem asıllarına sa­dakat sağlanabilecek, hem de gitgide daha geniş bir yer kaplamaya başlayan Kiliseler arasında bir bağlantı kurulabilecekti. Bu­nun sonucu olarak bağımsız gelenekler gelişti. IV. yy’ın ortasında tek bir liste tes­pit edildi: Yeni Ahit (İncili Şerif) bu liste­deki metinlerden oluşu.

İlk Hıristiyan toplulukları İsa’ya birçok sanlar verdi: «Efendi», «Tanrı’nın Oğlu» ve «Hıristos» (Mesih). Pagan kökenli Hı­ristiyanlar için, Hıristos unvanı Musevi dünyasında taşıdığı anlamı taşımıyordu; çok geçmeden özel bir anlam kazandı ve İsa adını birleştirerek çift bir ad oluşturdu: Jesus Hıristos (İsa Mesih). Bu bileşik adda­ki İsa (Jesus) Nasıra’da dünyaya gelen insa­nın hayatına ve ölümüne, yani maddi ve biyolojik kişiliğine; Hıristos ise İsa’nın öl­dükten sonra dirildiği inancının bu Mesih’e yakıştırdığı özel misyon ve onura atıfta bu­lunur. Tanrı ile İsa arasındaki ilişki Hıristi­yan inancının en önemli özelliğini oluştu­rur. İsa, Tanrı’nın iradesini ve inayetini kendine özgü bir şekilde açıklayandır. Es­ki Ahit metinlerinde, Tanrı dünyanın yara­tıcısıdır, canlıları ve eşyayı adlandıran ve onlara varlık verendir; insanlara hayat ba­ğışlayan ve karşılığında onlardan bazı şey­ler isteyendir. Bu Tanrı aynı zamanda diya­loga açık bir Tanrı’dır, kişisel bir Tanrı’dır ve tarihi insanlık tarihiyle karışır. Hıristiyan teolojisine göre, insan ancak İsa aracılığıy­la Tanrı’ya ulaşır ve İsa Tanrı’nın dünyaya dönük yüzüdür. Tanrı ile İsa arasındaki eş­siz ve derin ilişki, Baba ve Oğul terimlerin­de ortaya çıkar.

İsa’nın öldükten sonra dirildiğine inan­makla insanlar, Tanrı’nın ölüme karşı bir zafer kazandığına ve bunun kanıtı olarak kendilerine ölüme rağmen ve ölümün öte­sinde bir hayat bahşettiğine de inanır; ve bu İsa’nın başka türlü bir varlık biçimini de kanıtlar. Bu varlık özellikle insanlar için hem bir teselli, hem bir destek olan Kutsal Ruh’ta ortaya çıkar. Kutsal Ruh, İsa’nın sözlerini ezberletir, onların anlaşılmasını sağlar ve böylece iman edenlerin hayatına ilham verir.

Tanrı’nın ve insanla ilişkisinin çeşitli bi­çimleri ilkel Kiliselerde yoğun bir tefek­kürün konusu olmuştur. Tartışmalar ilk za­manlarda hıristoloji denilen İsa bilimi üze­rinde yoğunlaşmıştır: İsa’nın nasıl aynı za­manda hem insan, hem Tanrı olduğu; diğer bir deyişle tek Tanrı’nın nasıl aynı zaman­da hem Baba, hem Oğlu olabileceği açık­lanmaya çalışılmıştır. Havarilerin Sembolü gibi eski Hıristiyan amentüleri (III. yy) Tanrı ile İsa arasındaki ilişkileri derinleme­sine yorumlayarak imanın ana hatlarını saptamaya çalışmıştır. Ama çok geçmeden fikir ayrılıkları ortaya çıkmış ve Hıristiyan­lık Roma İmparatorluğu’nun resmi dini ha­line gelince, imparatorlar Hıristiyan birliği denilen geniş katılımlı konsiller toplayarak onları Kilise’nin evrensel dogmalarını tes­pit etmekle görevlendirdi. Tanrı’nın üç „varlık“ta ortaya çıkan tek bir Tanrı oldu­ğunu ileri süren teslis öğretisi ve inancı bü­tün Kiliseler tarafından kabul edilmiş dog­malardan biridir. Yeni Ahit’te bu şekilde ifade edilmemiş olmakla beraber, onun ta­nıklığına dayanır. Teslis inancı, Tanrı’nın doğrudan doğruya bir diyalog içinde yapı-sallaştığını ve bir gizemle birlikte bir öz­gürlüğü de içinde taşıdığını ifade eder.

Dini duyarlılıklarına ve kendilerine özgü tarihlerine göre, çeşitli Hıristiyan Kiliseleri, Tanrı’nın tecellilerine değişik bir yer ve farklı işlevler verirler. Bu özellikle Kut­sal Ruh için geçerlidir. Ama hepsi IV. ve V. yy’larda toplanmış olan ilk büyük konsillerin tariflerine dayanır.

TARİHTE   HIRİSTİYAN    KİLİSELERİ

Yerel Kiliseler, ifadesini ibadette, öğretide, Hıristiyanlığı yaymakta ve dayanışma faali­yetlerinde bularak gerçekleşti. Çok erken bir tarihte Hıristiyan ayinleri, İsa’nın dirildiğine inanılan pazar günleri kutlanmaya başlandı. Bu ayinler, bir litürji (inancın belirtilmesi ve ilahiler), Kitabı Mukaddes metinlerinin okunması ve gerekiyorsa yorumlanması şeklindeydi. Kilise’ye bağlanmanın işareti olan vaftiz ve Hıristiyanların İsa ile birlik ve beraberliğini belirten Hıristiyan inancı baş­langıçtaki Kiliselerde uygulanan ve bütün Hıristiyan Kiliseleri arasında müşterek olan iki kutsama uygulamasıdır. Bir kutsama ey­lemi Tanrı’nın bağışını ifade eder, oysa kur­banlar insanların Tanrı’ya sunduğu adaklardır. Zaman içinde yaşamak için, Kiliseler kendi bünyelerinde birtakım özel hizmetler ve görevler ortaya çıkardılar. Hıristiyanlığın başlangıcında, bu görevler pek kurumsallaşmamıştı ve cemaatten cemaate değişirdi. Yeni Ahit üç türlü Kilise görevi öngörmüş­tür: kelam görevleri (din bilginleri ve pey­gamberler), düzeni koruma ve yönetim gö­revleri (ihtiyarlar ve piskoposlar) ve yardım görevleri (diyakozlar).

Baskı ve işkencelere rağmen, Hıristiyanlık I. ve II. yy’larda hızla yayılmaya başladı ve imparatorluğun Latince konuşulan batı kıs­mına doğru genişledi. Kiliseler çoğaldıkça ve ilk tanıklar (havariler) dönemi geride kaldıkça, yerel düzeyi aşan bir örgütlenmeye ihtiyaç duyuldu. Dinin kaynağındaki imanı gözle görülür bir birlik içinde koru­mak söz konusuydu. Yerel Kiliselerin ba­şında artık tek bir piskopos vardı ve bu pis­kopos papazlar üzerinde mutlak bir otorite­ye sahipti. Bazı piskoposluk merkezleri başkalarından üstündü ve VI. yy’dan itiba­ren Roma piskoposluğu bütün öteki pisko­poslukların önüne geçti. Piskopos bir baba («papa») sayılıyordu ve Roma piskoposu­nun papa unvanı buradan geldi. Kilise örgü­tü toplumun siyasi, idari ve iktisadi örgüt­lenmesine göre şekillendi ve özellikle Batı’da Roma hukuku örnek alındı.

Roma İmparatorluğu’nun iki kutbu (Ba­tı ile doğu) arasında, III. yy’dan başlayarak bazı kopukluklar meydana geldi. İmparator Konstantinus 313’te Hıristiyanların istedik­leri gibi ibadet etmelerine izin verdi. IV. yy’in sonunda da Hıristiyanlık resmi din oldu. 476’da Batı Roma İmparatorluğu’nun ortadan kalkması üzerine, Latin Kilisesi Konstantinopolis (İstanbul) Kilisesi’nin ve­sayetinden kurtularak dağılmakta ve parça­lanmakta olan siyasi iktidarın yerini tutma­ya başladı. X. yy’da Avrupa’nın Hıristiyan­laşma süreci tamamlandı. Papa, ruhani ikti­darına dünyevi iktidarı da ekleyerek Batı’nın başlıca şahsiyeti haline geldi. Buna karşılık, Doğu’da Yunan (Bizans) Kilisesi büyük ölçüde imparatorun kontrolü altında kaldı. Kiliseler’in kurulmasıyla ortaya çı­kan keşişlik, önce çöllerde yaşamak, sonra da manastırlarda bir arada yaşamak (keşiş­ler, rahipler) şeklini aldı. Uzun bir süre için iktidarla belirsiz ilişkiler içinde olan Kilise­ler, çöken devletin görevlerini yüklenirken (eğitim, sağlık vb), manastır tarikatları Do­ğu ve Batı uygarlıkların meydana çıkışında önemli rol oynadı.

FARKLI LAŞMALAR

Batı Roma İmparatorluğu sona erdikten sonra, Batı ile Doğu arasındaki ilişkiler gitgide seyrekleşmeye, kültürel ve ruhani farklılıklar artmaya başladı. Hıristiyan ede­biyatı, bir yandan Yunanca, bir yandan La­tince olarak, ayrı ayrı gelişti. Siyasi birlik içinde yaşayan Doğu din açısından Batı’ya oranla daha az merkeziyetçiydi. Doğu’nun dört piskoposluk veya patriklik merkezi İs­tanbul patriği tarafından temsil edilirdi. Bu arada Roma piskoposuna (papa) onursal bir üstünlük tanındı. Ancak Roma ile İstanbul arasında bir nüfuz rekabeti sürüp gitti. Üs­telik Doğu Kilisesi Latinleri birtakım ge­reksiz yenilikler getirmekle suçladı (ayin­lerde mayasız ekmek dağıtmak, oruç, pa­pazlara evlenme yasağı vb). Fakat en ağır bunalım Teslis inancı konusunda patlak verdi. VI. yy’da «Kutsal Ruh Baha’dan ge­lir» formülüne, bir konsil «ve Oğul’dan» ibaresini ekledi. Bu anlayış, Doğu Kilisesi’nin gözünde Kutsal Ruh’a ikinci bir rol yüklemek ve Teslis’in dengesini bozmaktı. IX. yy’in sonunda ise, Papalık Hıristiyan Kiliseleri’nin merkezi otoritesi haline ge­lince, kuramsal düzeyde bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Uzun zamandan beri alttan al­ta sürüp giden bu anlaşmazlık 1054’te iliş­kileri kopma noktasına getirdi ve Papa IX. Leo ile İstanbul patriği karşılıklı olarak birbirlerini aforoz etti. Doğu Kilisesi bunun üzerine Ortodoks Kilisesi adını aldı. XVI. yy’da, Rönesans, ortaya çıkışı, hümanizm fikrinin yayılışı, matbaa gibi icatlar ve Amerika’nın keşfi sonrasında, Batı veya Roma Kilisesi’nin bünyesinde bir reform ihtiyacı kendisini gösterdi. Bunun başlıca sebepleri Papalık’ın dün­yevi ihtirasları, yüksek ruhbanın lüks ve sefahati ve halkın içinde bulunduğu (ve tutulduğu) cehaletti. 1520’de aforoz edilmesinden sonra, Alman keşişi Martin Luther, Saksonya prensinin himayesinde Reform hareketini örgütledi. İsviçre ve Fransa’da, Zvvingli ve sonra Calvin’in li­derliğinde benzer hareketler doğdu. Ki­tabı Mukaddes’in yeri, karşılıksız inayet ve laiklerin rolü konusunda ortak görüş­lerine rağmen, reformcular Roma Kilise­si’ne karşı birleşik bir Reform veya Pro­testan Kilisesi kurma girişiminde bulun­madı.

HIRİSTİYAN   MEZHEPLERİ

XVI. yy’dan itibaren Hıristiyanlık üç bü­yük kola ayrıldı: Katoliklik, Ortodoksluk ve Protestanlık. Bunların her biri kendini meydana getirmiş olan bir kültürle ilişki içinde gelişti: Katoliklik ve Protestanlık Batı kültürüne, Ortodoksluk Doğu dünyası­na ve Doğu Avrupa’ya damgasını vurdu.

Katoliklik. Merkezi Roma’da olan ve Do­ğu Kilisesi’nden ayrılırken Katolik (Yunan­ca katolihos, «evrensel») adını alan Batı Kilisesi, merkezi ve hiyerarşik bir yapıya sahiptir. İktidar papa ve konsiller tarafın­dan kullanılır. Papa, Roma’da, Kilise’nin görünür birliğini temsil eder. Tanrı ile mü­minler arasındaki ilişkiler dini otoriteler (ruhban sınıfı) tarafından temin edilir. Bun­lar birçok alanda, özellikle eğitim ve inaye­tin dağıtılması konularında, insanlara teklif edilmiş olan kurtuluşu iletir ve yönetir. Bir başka aracılık unsuru da missa denilen ayindir. Tanrı’nın inayetine ermek için şart olan yedi dini eylem ise papazlar tarafından yerine getirir. Bir başka aracılık da Bakire Meryem’e ve azizlere olan inançta kendini gösterir.

Ortodoksluk. Ortodoksluk mezhebinin içeriği ilk yüzyıllarda oluşan kurallara da­yanır. Ortodoksluk (Yunanca «doğru gö­rüş veya inanç») ilk büyük „ökümenik“ konsillerin tarif ettiği dogmalara bağlı kalmıştır. Başlangıçtaki kurallara sadık kalan Ortodoksluk her biri kendi başına buyruk olan Kiliseler arasında eşlik güt­me anlayışıyla belirgindir. İstanbul Fener Patrikhanesi’nin bu bakımdan yalnız onursal üstünlüğü vardır: Kiliseler arası karşılıklı bağımlılık ilkesine dayanan Ortodoks toplantıları düzenleyebilir. Orto­doks papazları evlenebilirler (keşişler evlenemez).

Protestanlık. Protestan terimi tarihi bir olaydan kaynaklanır: 1529’da Reform ta­raftarı Alman prensleri herkesin Roma’ya boyun eğmesini savunan V. Karl’in tutumunu «protesto» ettiler, ortaya çıkan ay­rılıkçı mezhebe bu yüzden Protestanlık dendi. Protestanlık vicdan hürriyetini des­teklemesinin sonucu parçalanarak pek çok kola ayrıldı ve bir o kadar Kilise ortaya çıktı. Protestan Kiliseleri’nin ortak yanı Kilise anlayışları, Tanrı’nın inayeti­ni sağlama konusunda her türlü aracılığı reddetmeleri ve ahlaki seçimde kişisel so­rumluluğu benimsemeleridir. Kilise ör­gütlemesi cemaatlerin işidir. Bunlar demokratik temellere dayanarak ortak ku­rallar benimserler. Protestan ibadetinin özelliği, söze (vaazlara) verdiği önem ve sadece iki dini eylemin şart olduğuna inanmasıdır: vaftiz ve kudas ayini. Rahip­ler (papazlar) evlidir ve Kiliseler’in he­men hepsinde kadınlar, dini yönetim gö­revlerini üstlenebilir. İnsan Tanrı ile yüz yüze gelebilir, Onunla doğrudan diyalog kurabilir. Kilise yönetiminde hiyerarşi ve ruhban sınıfı yoktur.

BATI DIŞINDAKİ HIRİSTİYANLIK AKIMLARI

Kültürler arasındaki etkileşim, dinamik bir olgu olup Hıristiyanlığın başından be­ri bilinmekteydi. Hıristiyanlık Musevilik­ten kaynaklanıp Yunan-Roma dünyasında gelişmişti. Bu konuda kaleme alınmış olan Yunanca metinler çok geçmeden Ak­deniz havzasındaki dillere çevrilmişti. Hı­ristiyan Avrupa bu süreci kapatmış gibiy­di. Nitekim, Hıristiyanlık uzun süre bir ölçüde kendi yaratmış olduğu Avrupa kültürüyle bütünleşmiş, onun bir parçası sayılmıştı.

Hıristiyan misyonerleri mesajlarını Avru­pa kültürünün biçimleri altında ihraç etmiş­lerdi. Asya ve Afrika ülkelerinin özgürlük­lerine kavuşmaları üzerine, Latin Amerika halklarının ağırlığı ve Hıristiyanların yer­yüzündeki yeni dağılımı verileri değiştir­mişti. 1950’li yıllardan bu yana, Batılı ol­mayan ülkeler Hıristiyanlığın uygulanma­sında kendi duyarlıklarının dikkate alınma­sını istemişlerdi.

Afrika’daki Hıristiyanlık, animist dinlere özgü bir olguyu, insan ile evren arasındaki ilişkiyi ve bunun yanı sıra canlılar ile ölüler arasında bir ortaklık, bir tür birlik bilincini ön plana çıkardı. Kitabı Mukaddes’teki metinler arasında özellikle Eski Ahit’le il­gilenildi. İsa’nın kişiliği ve rolü yeni san­larla yeniden yorumlandı (Ata, Öğretmen, İyileştirici). Asya’da, özellikle Hindis­tan’da, insanların iki dine birden mensup oluşu tartışmalara yol açmış, İsa evrenselli­ği sayesinde Hindu tanrılarının kisvesi altında görüntülenmiş ve dünyanın yaratılı­şında kendisine önemli bir rol atfedilmişti. Kitabı Mukaddes metinlerinden de en çok ahlaki öğütler üzerinde durulmuştu.

Başka ülkelerde ise, Budizm mirası, Hı­ristiyanlığın yeniden yorumlanmasına hiz­met etmiştir. Daha başka yerlerde ise, sosyopolitik protestolar inanç ve teolojiyi can­landırmıştır (Güney Kore’de Minjung te­olojisi). Latin Amerika’ya gelince, hem ay­dınlar hem halk Avrupa ve Kuzey Amerika Hıristiyanlığından uzak durduğu için, ilahi­yatçılar Hıristiyanlığın daha çok kurtarıcı niteliğini vurgulamış, hatta bu konuda Marksist bir analize başvurmuştu (esaretten kurtulma).

AŞIRI   TUTUCULUK   VE   KÖ KT E N D İ N C İ L İ K

Bilimcilik ve ideolojiler bunalımı XX. yy’in son otuz yılı içinde bir anlam bunalı­mını beraberinde getirdi. O zamana kadar insanlık tarihindeki evrimin motoru sayılmış olan rasyonalizmin sorgulanmasına başlan­masından sonra, hem hayat şartlarının dü­zelmesine hem de evrene egemen olmaya yol açacağı sanılan sürekli ilerleme inancı sarsılmaya başlayınca, tarih felsefesi inancı da sarsıldı. Paradoksal bir biçimde, laikleş­me dine karşı yeniden ilgi uyandırdı ve bu arada radikal dinci akımlar aşın bir tutuculu­ğa ve kökten dinciliğe yöneldi.Aşırı tutuculuk özellikle Katolikliğe özgü bir davranış olarak kendini gösterdi. XX.yy’in ikinci yarısında ortaya çıktı ve Avru­pa’ya yayılarak 1970 ile 1990 arasında, İkinci Vatikan Konsili’nin kararlarına karşı çıkma biçimini aldı. Kökten dincilik (fundamentalizm) ise yüzyılın başında ABD Protestanları arasında ortaya çıkmış ve li­beralizme, sosyal angajmana ve bilimin egemenliğine karşı cephe almıştı. Kitabı Mukaddes metinlerinin yorumu bu hareketin kaynağını oluşturur. Kökten dinciler, farklı ölçülerde, Kitabı Mukaddes’i harfi­yen yorumlar. Aşın tutuculuk Kilise gele­neklerine, kökten dincilik ise kurucu metin­lere dayanarak dini değerleri savunmayı amaçlar.

 

ORTAÇAG’DAN    REFORMA

İkona meselesi ve resim kırma savaşı Hı­ristiyan Doğu’da VIII. yy’da patlak verdi. Bizans’ta, ikonalara tapınmayı reddedenler Meryem ve İsa’nın resimlerinin yapılması­nı kabul ediyor ama bunlara tapılmasını, Tevrat’ın bir yasağına dayanarak putperest­lik sayıyorlardı. Kavgalarını yine hıristoloji adına yürütüyorlardı ama, aslında, Musevilikten ve Müslümanlıktan da etkilenmiş­lerdi. İkona düşmanları iki imparatorun da desteğini kazandı. Buna rağmen, 787’de toplanan İznik Konsili «tecessüm ikonalara kutsayıcı bir nitelik verir» diyerek, ikonala­rın dini değerini tasdik etti.

İkona kırma savaşı IX.  yy’da yeniden alevlendi. 843’te, ikona düşmanları sapkın ilan edilince, savaşı kesinlikle kaybettiler. Hıristoloji konusundaki çeşitli fikir ayrılık­larından ortaya çıkan bu belli başlı sapkın­lıklardan başka, Hıristiyan Doğu’da birçok yeni mezhep türedi. Örneğin her türlü ayin ve dini töreni reddeden ve aşırı bir çilecilik yanlısı olan Paulusçular. Anadolu’da bir­çok askerin Paulusçuluğu benimsemesi, si­yasi muhalefet haline gelmiş bir mezhep sapkınlığının bariz bir örneğidir.

Kapadokya’da ortaya çıkan Messalianizm, mistik ve coşkulu bir öğretidir. İba­detlerinin esasını dua teşkil eder; Kilise’nin ayin ve törenlerini reddederek Tanrı’yla doğrudan buluşmayı amaçlar. Bu mezhebin mensupları bazen piskoposları ve papazları bile tanımamışlardır. X. yy’dan itibaren, kozmogonik (evrendoğumsal) bir öğretiye sahip ve birtakım özel ayinlerle girilen Bul­gar Bogomil mezhebi ortaya çıktı. Hıristi­yan Batı’da, «bin yılı»ndan sonra ortaya çı­kan sapkın mezhepler her şeyden önce ege­men ideolojiye bir tepkidir. Saf (ilk) Hıris­tiyanlığa dönmeyi hayal eden ütopyalardır. Şüphesiz en önemlisi, XIII. yy’da Fran­sa’da Languedoc bölgesinde büyük etkisi görülen Katar mezhebidir. Bogomil mezhebiyle çok yakındır. Ama, İyi Tanrı-Kötü Tanrı ayrımı yapan ve Katolik Kilisesi ’ni cismani, yani kötü gören Katarların geliş­miş bir ruhani hiyerarşisi («kusursuzlar») vardır. Albililere karşı yürütülen haçlı sefe­rinin başarısına rağmen, Katar mezhebi uzun süre tutunabilmiştir.

İlk engizisyon mahkemesi 1232’de ku­ruldu. Dominikenlerin teşkil ettiği bu mahkemelerin görevi sapkınları bulmak, sorgulamak (1254’te işkence de yasallaş­mıştır) ve suçluları devlet yetkililerine teslim etmekti. Sapkınlığın cezası yakıla­rak ölümdü. Bir diğer önemli sapkın mez­hep de Joachim de Flöre’dan esinlenmiş, adillerin egemen olacağı ebedi İncil (müj­de) gününü bekleyen bir öğretiydi. Ortaçağ’ın sonunda başka birçok sapkın mez­hep ortaya çıktı. İngiliz Wycliffe din adamlarını   ve   dini   ayinleri   reddetti.

1382’de mahkûm edilen bu öğreti Praglı Jan Hus’u etkiledi. Kilise’yi tanımasına ve kabul etmesine rağmen, Hus’un öğreti­sinde milliyetçi karakter ağır bastı. Hus’un 1415’te ateşe atılarak öldürülme­sinden sonra, Çekler Kilise’ye ve Germen imparatorlarına karşı isyan etti.

Katolik Kilisesi tarafından kendileri de sapkınlıkla suçlanan XVI. yy’ın ilk re­formcu din adamları, Kutsal Kitaplar’a aykırı buldukları fikirleri sapkınlıkla suç­ladılar ve Hıristiyan adaletinin bu «kâfir­ler»! cezalandırmasını istedi. Hatta Cal­vin kılıçla idam cezasını savundu. Ama, XVIII. yy’da Protestanlar, Katolikliğin mirası dedikleri, sapkınlık kavramını dahi reddetti. Ama pek çok Protestan bu görü­şü benimsemedi. Katolik dünyasındaysa, Papalık, 1824’ten itibaren, «sapkınlık» kavramından vazgeçmiş, resmi dilde «Akatolik» (yani «Katolik olmayan») ke­limesini kullanmaya başlamıştı. Ama sap­kınlık suçu hâlâ Kilise yasalarında tarif edilen bir kavram olarak yer almaktadır.

 

ÖKüMENİK   HAREKET

Ökümenik sıfatı, «meskûn topraklar» de­mek olan Yunanca bir kelimeden (oikumene) gelir ve Hıristiyanlığın başlangıcından beri bütün yerel Kiliseler’in temsilcilerini bir araya getiren konsiller için kullanılır. XIX. yy’da ökümenizm terimi Protestan Kiliseleri’nin yapılaşmasını ifade etmek için kullanılırdı. Bugün ise bütün Hıristi­yan inançları arasında bir birlik sağlama amacına yönelik arayışları ifade eder.

XX. yy’ın başında Protestan ve Ortodoks Kiliseleri, dünyada Hıristiyan inancının birliğini vurgulamak için birlikte iki hare­ket başlattı. Sonra bu iki hareket birleşerek 1948’de merkezi Cenevre’de olan Kiliseler Ökümenik Konseyi’ni meydana getirdi. Bu konsey Protestan ve Ortodoks Kiliselerin çoğunluğunu bünyesinde topladı (yüz kü­sur ülkede üç yüzün üstünde Kilise). Amaç düşünce ve eylem dünyasında Hıristiyanlı­ğın varlığını kanıtlamak ve idame ettirmek­ti. 1992’de Roma Katolik Kilisesi bu örgü­te hâlâ üye değildi, ama yaklaşık olarak ye­di yılda bir toplanan uluslararası toplantıla­ra gözlemciler göndermekteydi (Yedinci toplantı, Canberra, Avustralya, 1991). 1997’de de, Avusturya’nın Graz şehrinde İkinci Avrupa Ökümenikleri toplantısı ya­pıldı.

Protestanlık ile Katoliklik ve Katoliklik ile Ortodoksluk arasındaki ökümenik te­maslar ve girişimler ise daha yenidir. Bunlar İkinci Vatikan Konsili’nin Protestanlığı resmen bir Hıristiyan mezhebi olarak tanımasından ve XII. yy’daki kar­şılıklı aforozların Papa VI. Paulus ve Pat­rik Atenagoras tarafından kaldırılmasın dan sonra gündeme gelmiştir. Başlangıçta büyük bir coşkuyla karşılanmış olan ökü­menik hareket, Kiliseler’in birliği ütopya­sını hayata geçirebilecek sanılmıştı. Bu amaç Hıristiyanların bölünmesine ve laikleştirilmesine karşı bir protesto olarak de­ğer taşımıştır. Ne var ki, dinsel inançlar düzeyinde birçok anlaşmazlık çözülmüş ve görüş farklılıkları azalmışsa da, başka alanlarda hiçbir ilerleme kaydedilmemiş ve özellikle Katoliklik ile Protestanlık arasında ahlaki konularda var olan ayrı­lıkların önemi üzerinde bir bilinçlenme meydana gelmiştir. Ayrıca, çok seslilik olumlu bir değer sayılmaya başlanmış ve kurumsal bir birlik artık öncelikli bir amaç olmaktan çıkmıştır.

SAPKINLIK      HAREKETLERİ

Hıristiyanlıkta mezhep sapkınlığı MS II. yy’da Hıristiyanlığın yaşadığı büyüme sı­kıntıları sırasında ortaya çıktı. Yahudilik­ten doğan yeni din hem Tevrat’a (Eski Ahit) sahiplendi; hem de sonradan Yeni Ahit denilecek olan İncil’i benimseyerek kutsallaştırdı. Din bütün Roma İmparatorluğu’na yayıldı; paganlar tarafından be­nimsendi ve bir ruhban sınıfı ile dini ku­rumlar ortaya çıktı. Bazı yeni Hıristiyan­lar, kötümser bir dünya görüşünden etkile­nerek, Tanrı’ya bireysel olarak ulaşmanın yollarını aradı; İncil’den, mesellerle anla­tılmış, ruhun kurtuluşunu müjdeleyen bir anlam çıkarmak istedi. Yaratan olarak Tanrı’yı ve Tanrı emri olarak dini redde­derek, ruhani kurumlara karşı çıktı. Bir «gnosis» (varlığın ve öteki dünyanın sırlarını bildiğini iddia eden felsefi görüş) ge­liştirdiler ve Mesih tarafından duyurulmuş «Bir ve İyi Tanrı» fikrini kabul etmediler.

Hıristiyanlıkta ilk defa bu gnosisçilere karşı sapkınlık kavramı ortaya atıldı ve kullanıldı. Bir dini rakibi sapkınlıkla suç­lamak, o kişinin Hıristiyan olmadığını, üstelik de İsa’ya değil insanlara kulluk et­tiğini iddia etmek demekti. Hıristiyanlı­ğın ilk dönemlerinde «yalancı peygamberler»le bir tutulan sapkınlar, şeytana hizmet etmekle suçlandılar. II. yy’da ya­zılan ve Sapkınlıklara Karşı başlığını taşı­yan kitaplar, gnosisçilikle hiç ilgisi olma­yan öğretileri, örneğin Musevi ibadetleri­ne bağlı kalmış Hıristiyanları bile sapkın­lıkla suçladı.

SAPKINLIKLARIN   CEZALANDIRILMASI

Hıristiyanlığın ilk çağlarından itibaren, Kilise’nin sapkınlara karşı başvurduğu ilk tedbir aforozdur, yani «Hıristiyan cema­atinden ihraç». Aforoz edilen mahkûmun tövbekar olup günah çıkarma hakkı vardı. Bir piskoposun sapkınlığı sabit olursa, III. yy’da başlayan bir uygulamaya göre, bir dini kurul oluşturulur; kurul dini ilkelere göre bir beyanname hazırlar ve sapkın pis­kopostan bunu imzalamasını isterdi. Red­deden piskopos kutsal görevinden istifa et­miş sayılırdı.

Maniheizm (veya Manicilik) devletin kanla bastırdığı ilk sapkınlıktır. İmparator Dioclctianus İran kökenli bu öğretiyi bir «dış tehdit» olarak gördü ve sert tedbirler aldı (297). Hıristiyanlığın imparatorluğun resmi dini haline gelmesiyle birlikte, sapkınlara karşı alınan tedbirler yaygınlaş­tı. Sapkınlık suçuna karşı ilk idam cezası İmparator Maximus tarafından uygulandı (385). İspanyol din adamı Priscillianus’un boynu vuruldu.

 

DÖRT   İNCİL

İncil in (Müjde) kaleme alınışı Hıristiyanlık tarihinde çok Önemli bir adımdır, çünkü böylece çeşitli sözlü ge­leneklerden bir metin halinde saptanmış tek bir mesaja geçilmiştir. İlk Hıristiyan toplumlar, Yahudilerden miras kalan metinlere (Eski Ahit) yeni mesajla ilgili yazılı belgeler eklemek ihtiyacını hissetmişlerdi. Böyle­ce ortaya dört İncil çıkmıştır: Matta, Markos, Luka ve Yuhanna incilleri.

Uzmanların çoğu Markos‘ unkinin incillerin en eskisi olduğuna ve Petrus ile Paulus’un ölümünden sonra ve Ku­düs Tapınağı nın yıkılmasından önce (MS 70) yazıldığına inanır. Ona yakın olan Matta ile Luka’nın indileri ise birbirinden bağımsızdır. Bu iki yazarın Markos‘ tan başka, bilinmeyen bir kaynaktan daha yararlandıkları sanılır. Bu İsa Peygamber’in sözlerinden, bir görgü tanığı tarafından yapılmış bir derleme olabilir. Bir rivayete göre de Matta’nın Aramca yazılmış daha eski bir incili vardı ve bu sonradan genişletilerek Yunanca’ya çevrilmişti. Matta ve Luka’nın indileri günümüze ulaşan şekliyle Tapınak’ın yıkılmasından sonra, 80’li yıllarda yazıl­mıştır. Dördüncü İncil olan Yuhanna’nın ki ise, ilk üçünden farklıdır ve 90 yılından sonra kaleme alınmıştır. Bu kadar çok İncil olmasının ya da çeşitli sözlü geleneklerden kaynaklanan bütün eski derlemelerin, resmi metinler olarak kabul edilmesinin nedeni, tek bir incilin ilahi kelamın ve Isa Peygamber’in öğretisinin tümü­nü yansıtamayacağına inanılmış olmasından olduğu ileri sürülür. Ayrıca mevcut indilerin yazarlarından her biri selefinin tanıklığını özümseyerek belirli bir geleneğe bağlanmak istemiş olduğu düşünülür. Özünde, in­diler tek ve aynı mesajın farklı tanıklıklara göre iletilme sidir.

 

HIRİSTİYAN      BAYRAMLARI

Hıristiyanlığın başlangıcından beri, Paskalyalar coşkulu bir şekilde kutlanmıştır (İsa’nın çarmıhta ölümünden üç gün sonra dirilişi). Paskalya’dan önceki haftaya kutsal hafta denmiştir: İsa’nın Kudüs’e girdiği gün sayılan pazar günüyle başlar ve kutsal perşembe, cuma ve cumartesi günleriyle sona erer. İsa’nın göğe yükselişi ve Baha’nın yanına çıkışı Paskalya’dan 40 gün sonra ve Kutsal Ruh’un havarilere gönderilişiyle bir 10 gün daha geçtikten sonra kutlanır.

IV. yy’dan beri, Batı Kiliseleri kış dönencesinde İsa’nın doğum yıldönümünü kutlar. Noel 25 Aralık’ta kutlanır. Doğu Kiliseleri İsa’nın hem doğuşunu hem de 6 Ocak’ta vaftizini kutlar: haçın suya atılma yor­tusu. Noel ve Paskalya bayramlarının birer hazırlık dönemi vardır. Noel «arife»si aralık ayının ilk pazar günü, büyük perhiz ise Paskalya’dan 46 gün önce başlar. Yüzyıllar boyunca başka bayramlar da ortaya çıkmıştır. Azizlerin günü, 1 Kasım’da bütün ermişler adına toplu olarak kutlanır. 15 Ağustos’ta Katolikler Bakire’nin (İsa’nın anası Meryem’in) göğe çıkarılışını kutlar. Ortodokslar ise Meryem’in Uykuya Dalışı’nı, yani azizler camiasına katılışını kutlar. Azizler günü ve Meryem yortusu Protestan Kiliseleri tarafından kutlanmaz.

HIRİSTİYAN   AMENTÜSÜ

Hıristiyan amentüsü bütün Hıristiyan Kiliseleri’nin ayin düzeninde Tanrı’ya inancın ifade ve ikrarı (bir nevi kelimei şahadet) olup III. yy’da inanç ve ibadetlerin tespitine başlandığı dönemde ortaya çıkmıştır. Teslisin üçlü şemasına paralel olarak üç kısma ayrılmıştır: «Tanrı ya inanıyorum», «Hazreti İsa’ya inanıyorum» ve «Kutsal Ruh’a inanıyorum». Tanrı kadiri mutlak Baba olarak göklerin ve dünyanın yaratıcısıdır. İsa ise tek Oğul olarak daha ayrıntılı bir şekilde tasvir edilmiş, doğuşu, çektiği acılar, ölümü ve dirilişi, göğe çıkışı teker teker anlatılmış ve bugünkü durumundan bahsedilirken de Tanrı’nın sağında yer aldığı ve kıyamet gününde dünyaya döneceği anı beklediği belirtilmiştir. Kutsal Ruh’a da inanılması gerektiği ifade edildikten sonra evrensel Kilise, Tanrı’nın yargısı, ölümden sonra diriliş ve ebedi hayat inancı teyit edilmiştir.

YENİ    BİR   PROTESTAN   TARİKATI:   MOONCULUK

Koreli Protestan bir din adamı olan Sun Myung Moon henüz 26 yaşında genç bir papazken «Dünya Hıristiyanlarının Birleşmesi İçin Kutsal Ruh Birliği» adıyla bir tarikat kurdu (1946). Bu yüzden 1948’de Protestan Presbiteryen Kilisesi tarafından aforoz edildi, sonra hükümet tarafından hapse atıldı. 1950’de hapisten kaçarak Güney Kore’ye yerleşti. 1952’de yayımladığı, tarikatının kutsal kitabı niteliğindeki «Tanrısal İlke» (The Divine Principle, 1952) adlı kitabında, daha 16 yaşındayken İsa Peygamber’in kendisine göründüğünü ve Hıristiyanları birleştirmesini istediğini öne sürdü. İnsanlığı şeytandan kurtarmak için Tanrı tarafından seçildiğine inanan Moon, komünistleri şeytanın dünyadaki temsilcisi olarak görüyordu. Kore’de ve Japonya’da silah, boya, makine ve ginseng çayı üreten fabrikalar açarak milyonlarca dolarlık bir imparatorluk kurdu. 1970′ terin başında ABD’de misyonerliğe başladı. Harekete katılan gençlerin yanlış yönlendirildiğine inanan ana babaların düşmanlığını çekti. Moon ile karısı, 1973’te iş merkezlerini New York Eyaleti’ndeki Tarrytown’a taşıyarak kurdukları uluslararası yatırım ağını buradan yönetmeye başladı. 1981’de bu tarikatın temel amacının dinsel değil siyasal olduğu yolundaki mahkeme kararıyla, din kurumu olarak vergi bağışıklığı kaldırıldı. 1982’de vergi kaçakçılığından 18 ay hapis ve 25.000 dolar para cezasına mahkûm edilen Moon, 1984’te hapse atıldı.

 

MUSEVİLER   VE   HIRİSTİYANLAR

Batı kültürü İncil metinleriyle beslenmiş, Musevi bilginlerinin yorumları ve çalışmalarıyla zenginleştirilmiş bir Musevi-Hıristiyan kültürüdür. Buna rağmen Yahudiler ile Hıristiyanlar düşman kardeşler olmaktan ve bu düşmanlıklarını bir ölçüde bugün de devam ettirmekten geri kalmamışlardır. Tarihlerinin ta başlangıcında, Yahudi kökenli Hıristiyanlar sinagoglardan kovulmuş ve kötü muamel­eye maruz kalmışlardır. Sonra asırlarca Hıristiyan Kiliseleri Yahudi düşmanlığını elden bırakmamıştır. Bunların bugün de Yahudilere fazla bir sempati besledikleri söylenemez. Bu tutum ve davranış çoğu zaman Yeni Ahit metinlerinin yanlış anlaşılmasından ileri gelmiştir. Kitabı Mukaddes‘ in iki kısmını birlikte okumayı ilke edinen Reform hareketi Hıristiyanlığın Yahudi kökenlerini ortaya koymuş, Katoliklik ile Musevilik arasındaki ilişkiler de gerginliğini muhafaza etmiştir, ikinci Vatikan Konsili iki din arasında bir diyalog başlatmıştır. Konsil özellikle 1965’te yayımladığı Hıristiyanlık Dışı Dinler Üzerine Bildiri‘ sinde Katolik Kilisesi’nin Yahudilere karşı haksızlıklarını kabul etmekle bu süreci hızlandırmıştır.

                          DÜNYADA   HIRİSTİYANLIK

1996’da Hıristiyanların sayısı 1,95 milyar, yani dünya nüfusunun yüzde 33’ü olarak tahmin edilmişti. Hıris­tiyanlığın çeşitli kolları XIX. yy’a kadar oldukça istikrarlı ağırlık merkezlerinde yoğunlaşmışlardı: Güney ve Doğu Avrupa ekseriyetle Katolik, Kuzey Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri ekseriyetle Protestan, Yunan ve Slav dünyası ise Ortodoks. XVI. yy’dan XX. yy’a kadar Katolik ve Protestan misyonerler Güney Amerika, Afrika ve Asya’da sömürge imparatorluklarının yollarını izlediler. Ortodoksluk ise yüzyılın başından beri güçlü bir diasporaya sahiptir. Görüldüğü gibi üç mezhep de dünyanın her tarafında temsil edilmektedir. Kesin olmamakla beraber, Katolik sayısı 980 milyon, Protestan sayısı 400 milyon, Ortodoks sayısı 220 milyon, Anglikan sayısı 70 milyon ve diğer Hıristiyanlar 280 milyon kadar tahmin edilmektedir.

Comment here