Ören Yerleri

Kaniş-Kültepe

Kaniş,Kayseri’nin 21 km. kuzey-doğusunda eski Kayseri-Sivas karayolunun 20. km.sinde yolun 2 km. kuzeyinde; Kayseri-Malatya anayolu üzerindedir. Kültepe, biri yerlilerin oturduğu höyükten, öteki aşağı şehir veya Asur’lu tüccarların yerleştiği Karum alanından oluşmuştur. Höyüğün çapı 500 m., ova seviyesinden yüksekliği 20 m. dir. Tepeyi dört yanından aşağı şehir, Karum çevirmiştir. Karum, üç yönünde düz ova şeklinde görülmekle beraber, doğu yönü ova seviyesinden 1.5-2.5 m. lik bir yüksekliğe sahiptir. Çapı 2 km.yi bulan Karum, höyük ve ortasındaki kalesi sağlam birer sur ile çevrilidir.
Kültepe, araştırmacıların dikkatini 1881’den sonra çekmiştir. O zamana kadar benzerlerine rastlanmamış olan çivi yazılı tabletler ele geçiriliyordu. 1893 ve 1894’de E. Chantre, 1906’da H. Wickler, H. Grothe yaptıkları kazılarda tabletlerin bulunduğu yeri tespit edemediler. B. Hrozny 1925’te rastlantı sonucu bazı tabletlerle karşılaştı. Bu tabletlerin incelenmesi sonucunda burasının Asur Ticaret Koloni merkezi Karum olduğu anlaşılmıştır. Böylece ortaya çıkan Karum’da
1948 yılından beri Prof. Dr. Tahsin Özgüç başkanlığındaki heyet tarafından sistemli olarak kazı yapılmaktadır. Kazılarda höyükteki en eski yerleşimin Geç Kalkololik Çağ (M.Ö.300-2500) olduğu, onu Eski Tunç çağı, Hitit, Frig, Hellenistik ve Roma çağlarının birbirini izlediği ortaya çıkan kalıntı ve buluntulardan anlaşılmıştır. Karum yerleşim alanı ortaya çıkan höyüğün doğu ve güneydoğu eteklerini çevirmektedir. M.Ö. 1950-1650 yıllarında Anadolu’da Asurlular önemli ticaret kolonileri ve yerleşim alanları kurmuşlardır.Burada ortaya çıkan Höyük ve Karum’da  dinsel ve yönetim yapıları, evler, dükkanlar ve atölyelere ait mimari kalıntılar, günümüzde açık hava müzesi olarak sergilenmektedir.

Assur, Kültepe-Kaniş’in bin kilometre güneydoğu­sunda Bağdat’ın 350 kilometre kuzeyinde, Anadolu’yu kuzey, güney Mezopotamya’ya ve İran’a bağlayan nehir ve kervan yollarının üzerindeydi. III. Ur Hanedanı’nın yıkılmasından sonra İÖ 2 bin 112-2 bin 38 yıllarında bağımsızlığını kazanan Assur Kralı I. İrişum (İÖ 1974-1935) zamanında Anadolu ile ticarete başladı. Uygula­malara göre bu ticaret reformu, devletin tekelini kaldır­ması, ticaretin aile fertlerinin kuracağı firmalar tarafın­dan sürdürülmesi ve kolektif ticaret esasına dayanıyor­du. Ticarette deneyimli Assurlular zamanla bu süreci ti­caret kolonisi anlamında geliştirdiler. Bu dönemde şe­hir devletleri ile yönetilen Anadolu, başta Kültepe-Kaniş olmak üzere Karumlar (ticaret merkezleri) kurdular ve yaptıkları kısa süreli kervan yolculuğu, deneme ziya­retlerinden sonra buraya yerleştiler.
Anadolu’nun önemli bir  ticaret merkezi olan Karum ve Kaniş’te yapılan kazılar sonunda iki ayrı dönemde yapılmış dört yapı katı ile karşılaşılmıştır.  Günümüzden dört bin yıl önce Kuzey Mezopotamya’da yaşayan Asurlu tüccarların Anadolu’da kurdukları yaklaşık yüz elli yıl süren bu uluslararası ticaret ilişkileri ortaya çıkan tabletlerden öğrenilmiştir.Böylece Anadolu, Mezopotamya’nın eski uygarlığına açılmış, onlardan yazıyı öğrenmiş, kültür seviyesini yükseltmiştir.Karum’un  II. ve I. katlarında ele geçen eski Asur dilinde yazılmış çivi yazılı tabletler, Anadolu ile Asur arasında sürdürülen ticaret ilişkileri konusunda ayrıntılı bilgiler vermektedir. Bunlara dayanarak, o dönemde  tüccarların birbirlerinden borç alıp verdikleri, faiz işlemlerinin yapıldığı, evlenme ve boşanma gibi  detaylı bilgilerin yanı sıra, veraset, esir ticareti, mahkeme kararları ile ilgili yazışmaları içeren bilgiler öğrenilmiştir. Bunların yanı sıra arasında sayıları az da olsa edebi metinlere ve eğitimle ilgili bilgileri içeren tabletlere de rastlanmıştır.Ele geçen  bu çivi yazılı tabletler Anadolu’nun günümüze ulaşan en eski yazılı belgeleridir. Bu tabletlere dayanılarak Kültepe-Kaniş’in Anadolu’daki  ticaret kolonilerinin merkezi olduğu da ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda Kaniş, bu Krallığın da merkezidir. Kaniş’in I. ve II. katları arkeoloji yönünden önemli olduğu kadar filoloji ve şehircilik bakımından da  zengin bilgileri içermektedir. Tahsin Özgüç’ün yapmış olduğu kazılarda bu iki şehrin birbirinden taş döşeli sokaklarla ayrılan büyük mahalleleri olduğu ve bunların planlarının bütünü ortaya çıkmıştır. Anadolu ve Mezopotamya’nın  ayrı dilleri konuşan bu iki ülkesinin temsilcilerinin bu şehirlerde yan yana yaşadıkları da anlaşılmıştır. Sivil halkın yaşadığı ve  planları açıkça belli olan evler, arşiv yapıları, atölyeler, depolar, dükkanlar da kazılar sonucu gün ışığına çıkarılmıştır. İki katlı evlerin çoğunda oturma odaları, arşiv ve kiler/depolar bir birinden ayrılmış durumdadır. Her iki şehir de çıkan bir yangın sonucunda yok olmuştur.

Bu çağda Kültepe, büyük Tabal ülkesine bağlı prensliklerden birinin merkezi olmalıdır. Şehir M.Ö. 10-8. yüzyıl arasında güçlü varlığını korumuştur. Kültepe’de Geç-Hitit seramiğinin boya nakışlı ve monokrom örnekleri ile Geç Assur mühürleri ve Frig fibulaları yan-yana bulunmuştur. Kültepe’nin 6.-10. yapı katları Karum’un Ia/b-IV katlarının paralelidir. Adlarını bildiğimiz beş Kaniş Kralı, sitadelde 7. katta inşa edilmiş büyük sarayda oturmuşlardır. Şiddetli bir yangınla tahrip edilmiş olan sarayın, ele geçen bir tabletteki bilgilere göre, Kaniş Kralı Inar’in oğlu Warsama’ya ait olduğu ve Kaniş’i zapt eden Kussana Kralları Pithana ile oğlu Anitta’nin da bu sarayda hüküm sürdükleri anlaşılmıştır.

Tabanı taş döşeli merkezi avluyu çeviren oda ve salonlardan oluşan saray, çağdaşı Eski Babil saraylarından etkilenerek inşa edilmiştir. Bu döneme kadar elde edilen kültür birikimi sonucunda, bu dönemi takip eden zaman içinde, Orta Anadolu’da ilk kez merkezi bir otorite tesis edilecek, Anadolu’nun ilk devleti olan Hitit Devleti kurulacaktır. 7. katın yangın enkazı altındaki 8. kata ait olan Eski saray ve Tepe’nin güneybatı kesimindeki terasa inşa edilmiş olan uzun koridorlu, önü açık avlulu, geniş teşkilatlı saray da, Karum’da II. kati sona erdiren yangından kurtulamamışlardır. Bu saraylar yalnız ikamete tahsis edilmemişlerdir. Onlar ayni zamanda birer depo/ kervansaray’dır. Tüccarların Kültepe’ye dışarıdan getirdikleri mallar doğrudan-doğruya saraya götürülür ve vergi işlemi tamamlana kadar kira karşılığında, orada depo ve muhafaza edilirdi.

Onların bu önemli fonksiyonu, yapıların planlarını da etkilemiştir.Kral Anitta “Anitta metninde“, Kültepe’yi zapt ettikten sonra, onu tahkim ettirdiğini, mabetler yaptırdığını bildirmektedir. O’nun, Tepe’nin bati kesiminde, 7 katta, ayni tekniğe ve plana göre inşa ettirdiği mabetlerden ikisi açığa çıkarılmıştır. Bunların yakınında tümüyle tahrip edilmiş iki mabedin izleri de gözlenmiştir. Kutsal alanda, mabetlerin hemen yanında 2 ton ağırlığında islenmemiş obsiden’in depo edildiği dikdörtgen planlı (2 küçük odalı, 1 büyük salonlu) bir yapı açığa çıkarıldı. Salonun tabanında, üzerinde é.gal A-ni-ta ru-ba-im, “Kral Anitta’nın sarayı“ yazılı tunç bir mızrak ucu keşfedildi. Bu mızrak ucu, Kral Anitta’nin tarihi kişiliğini kanıtlayan ilk orijinal belgedir. Kutsal alandaki bu yapı, mabetlere veya saraya ait resmi bir depo binası olmalıdır.

9-10. katlar Karum’daki çağdaşlarının (Karum: III-IV katlar) görünümündedir. Kültepe’de Eski Tunç Çagi (ETÇ) III, sonuncusu iki safhalı olan üç ayrı yapı katıyla temsil edilmektedir (11a/b-13). Bu, Ticaret Kolonileri çağını hazırlayan dönemdir. 11b ve 12. katlarda, ortadaki büyük salonu çeviren çok odalı, kerpiç duvarları içten ve dıştan plasterli (yarim sütunlu) büyük binalar açığa çıkarıldı. Çatıyı taşıyan ağaç direklerin tas kaideleri ve çapları 1.5-2 m. arasında değişen büyük ocaklar salonda yerinde keşfedilmiştir.

Yangınla tahrip edilmiş bu binalarda, adak olarak bırakılmış, alabaster kadın heykelcikleri bulundu. Bunlar, binaların mabet olarak yorumlanmalarını kolaylaştırmıştır. 13. katta, önemli bölümleri açığa çıkarılan binanın yapı karakteri, üstündekilerden farklı değildir. ETÇ III döneminde yerli monokrom ve polikrom seramigin yanında ithal silindir mühürler, seramik, kıymetli maden-tas objeler, Kültepe’nin Akad (M.Ö. 2334-2193), Post-Akad-III Ur (M.Ö. 2192-2112) çağlarında bir taraftan Kuzey Suriye-Mezopotamya, diğer taraftan Truva ile siki bağlar içinde olduğunu kanıtlamaktadır.14-17. yapı katları, Orta Anadolu’ya özgü monokrom seramikle karakterlenen Eski Tunç Çağı’nın orta safhasını (ETÇ II) temsil eder. 18. kat Eski Tunç Çağının ilk safhasının (ETÇ I) son yapı katıdır ve Tepe yüzeyinden 22 m. derinliktedir.

 

 

Eski Babil kültürünün temsilcileri olarak Assurlu tüccarlar Kaniş’e geldiklerinde, yaklaşık 2.5 km çapındaki Aşağı Şehir’e/Karum’un bir mahallesine yerleşmişlerdi. Aşağı Şehir de, Kaniş gibi bir surla çevriliydi. M.Ö. 3. binin sonuna doğru kurulmuş olan Karum’da, sonuncusu iki safhalı olan, dört yapı kati vardır (IV-Ia-b). Kültepe’de bulunmuş olan ve Akadça’nın eski Assur lehçesi ile yazılmış olan 20 bini askın tabletin büyük çoğunluğu II. katta, daha azı da Ib katında keşfedilmiştir. III.-IV. yapı katlarında yazılı belge yoktur. IV. kat ana toprak üzerine kurulmuştur.
Küçük, kerpiç yapılarda elde yapılmış monokrom ve polikrom seramiğin yanında, daha az sayıda, çarkta yapılmış Hitit seramiğinin ilk örnekleri bulunmuştur. III. katta çark isi seramik, elde yapılmış polikrom seramikten daha fazladır. Bu iki kat M.Ö. 3. binin sonu ile II’nin kurulusu arasına (M.Ö. 2050/2000-1920) tarihlenir. Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nda Kültepe: Assur Ticaret Kolonileri çağını, II ve Ib şehirleri temsil eder.

Yazılı belgelere ve arkeolojik buluntulara göre II kat M.Ö. 1920-1840; Ib ise M.Ö. 1810-1740 arasına tarihlenir. İki kat arasında 30 yıllık bir ara vardır. Aspur Ticaret Kolonileri çağını II ve Ib şehirleri temsil eder. Bu şehirler çoğu tas döşeli sokak ve meydanlarla birbirlerinden ayrılmış mahallelerden oluşmuş. Üzerleri tasla kapalı kullanılmış su kanalları sokak döşeme taslarının altındadır. Ayrı dilleri konuşan, ayrı kültürlere sahip yabancılar ve yerli halk bu mahallelerde yan-yana yasamışlardır. Tas temelli, kerpiç duvarları ağaç kalaslarla takviye edilmiş 2-4-6 odalı, çoğu iki katli binalar yerli yapı tekniğine göre ve çok sik olarak inşa edilmişlerdir.

II. kat binalarının çoğu: 1- oturma odası-mutfak-kiler; 2- depo ve arşiv odası olmak üzere iki bölüme ayrılır. II. katin enkazı üstüne Ib şehri kurulmuştur. II. katin planına uygun olarak kurulan bu şehir, esaslı bir değişiklik göstermeksizin, II. katin yapı özelliklerini devam ettirmiştir. Bu dönemde Aspur’la ticaret ilişkileri zayıflamış ve iç ticaret ağırlık kazanmış olmasına rağmen, Kültepe zenginliğinden bir şey kaybetmemiş ve Kaniş Krallığının kudretli merkezi olarak varlığını sürdürmüştür.

Ib’nin yangın enkazı üstüne Ia kati kurulmuştur. Kültepe bu dönemde önemini yitirmiş, yazılı belgeler ortadan kalkmış, ticaret bağları kopmuştur. Küçülen şehirde yeni yapılan binaların yanında Ib binalarının bir bölümü de tamir edilerek yeniden kullanılmışlardır. Bu kısa ömürlü kattan sonra Kaniş Kamumu bir daha iskan alanı olarak seçilmemiş, terk edilmiştir. Bu iki yapı kati döneminde Karum kuvvetli bir surla çevrili müstahkem bir şehirdir.
Hitit kültürü ve sanatı, eski Babil sanatını temsil eden Asurlularla yerlilerin karışmasından meydana gelmiş bir sanattır. Hitit sanat üslubunun Eski Hitit Krallığı (1650) kurulmadan önce geliştiğini kanıtlayan buluntuların, -damga mühürlerin, kurşun, tunç, fildişi, gümüş kadın ve erkek tanrı heykelciklerinin- sayısı az değildir. Bunlar arasında eski Babil tesirini gösteren heykelciklerin yanı sıra Kuzey Suriye’den ithal edilmiş fayans heykelcikleri de vardır. Bu, uluslararası bir ticaret merkezinde beklenmesi gereken bir özelliktir.
Hitit seramik sanatı, Kültepe’de teknik ve şekil açısından en yüksek noktasına erişmiştir. Seramiğin bir bölümü günlük işlerde kullanılmaya uygun değildir. Onlar törenlerde ve özel durumlarda kullanılmış olmalıdır.
Kültepe’de  topraktan hayvan şeklinde içki kapları ortaya çıkarılmış ve bunların son derece ustalıkla yapıldığı da görülmüştür. Ayakta duran, yatan, diz çökmüş durumda tasvir edilmiş bu içki kaplarının yanında, hayvan başı şeklinde olanları da vardır. Bu kutsal hayvan biçimli kaplar, kıymetli madenlerden yapılmış olanların taklididir. En çok rastlanan ritonlar; aslan, boğa, antilop, kartal biçimli olanlardır. İçine tabletlerin konulduğu pişmiş topraktan, mühür baskılı binlerce zarf bulunmuştur. Mühür ve baskıları sosyal yapıya uygun olarak çeşitli üsluplardadır. Her iki katta da üslupların gelişimini izlemek ve bunları kronolojik biçimde göstermek mümkündür. Silindir baskıların büyük çoğunluğu ikinci kattadır. Bu çağda Mezopotamya ile kurulan sıkı ilişkiler, Anadolu’da da silindir mühür kullanımını yaygınlaştırmıştır. Bu çağ mühürleri;
1. Eski Babil,
2. Eski Asur,
3. Eski Suriye,
4. Eski Anadolu üsluplarına ayrılır.
II. kattaki silindir mühür baskılarının çoğu eski Asur üslubundadır. Eski Anadolu üslubu, Mezopotamya düşünce tarzının Anadolu’ya yerleşmesinden sonra olgunlaşmıştır. Hitit sanatının kaynağını oluşturan bu üslup dini, mitolojik, savaş ve av sahnelerinden oluşur. Mitolojik sahnelerde Mezopotamyalı Anadolulu unsurlar yan yana görülmektedir.  I. katında çivi yazılı tabletlerde görülen değişiklikler, mühürlerde de tespit edilmektedir. Bu çağın üslupları II. kattakilerden farklıdır. Ayrıca tabletler de mühürlenmeye başlanmıştır.
Anadolu üslubunu taşıyan mühürler iki türlüdür:
1. Geleneğe bağlı kalanlar.
2. Eski Hitit mühürleri.
Damga şeklindeki eski Hitit mühürlerinin konularını dini sahneler, karışık varlıklar, heraldik kartallar, hayvanlar ve yıldızlı simgeler oluşturmaktadır. Bu çağda Asur ile ticaret bağları çok zayıflamış; yerli özellikler artmış ve yerli krallar güçlenmiştir. Anadolu birliğe doğru gitmektedir. II. Kat M.Ö. 1920-1840; I. katı 1798-1740 yılları arasına tarihlenmiştir. II. ile I. arasında 50-60 yıllık bir boşluk vardır. Kültepe Höyüğü’nün Roma-Hellenistik, Greco-Pers ve özellikle Tabal ülkesinin bir şehri olarak önemini Geç-Hitit Döneminde de koruduğu anlaşılmıştır. Kalede Kaniş Kralı Varşama’nın sarayının kalıntılarına rastlanmıştır. Sarayın büyük bir kısmı tahrip edilmiş olmasına rağmen zemin katın 50 odası ve arşiv vesikalarından bir kısmı açığa çıkarılmıştır. I. katı ile çağdaş olan saray, altındaki II. kat sarayının enkazı üstüne kurulmuştur. Saray eski Babil mimarisine göre yapılmıştır. Tepede bu çağın altındaki Eski Tunç Çağının son ve orta safhaları da incelenmiştir. Kültepe’nin bu dönemi Sümer, Akad sonrası, Akad çağları ile çağdaştır. Kuzey Suriye ve Mezopotamya’dan bölgenin tipik seramiği, altın, mücevherat, Akad sonrasına özgü silindir mühürler ithal edilmiştir. Bunlar Anadolu Mezopotamya ilişkilerinin Asur Ticaret Kolonileri Çağından çok daha önceleri başladığını kanıtlamaktadır.

 

Kayseri’nin yirmi kilometre doğusundaki Kültepe höyüğü, eski adıyla ‘Kaniş’ ya da ‘Neşa’, günümüzden beş bin yıl önce bölgenin en güçlü krallıklarından biriydi ve uluslararası bir ticaret ağının merkeziydi. Anadolu’daki en eski yazılı belgeler, 1800’lü yıllarda burada ortaya çıkarıldı. Eski Assurca çivi yazısı metinlerin çözülmesi ve 1948’de başlayıp halen devam eden arkeolojik kazılar sayesinde, Hititler öncesinde Anadolu’nun siyasi yapısı, Kültepe’de koloni kurmuş olan Assurlu tüccarların varlığı ve günlük hayata dair birçok bilgi aydınlanmaya başladı.
19. yüzyılın sonunda, Ortadoğu’da arkeolojik keşif ve kazı faaliyetleri hızlanmıştı. O dönemdeki araştırmacıların pek çok farklı hedefi bulunuyordu: Estetik değeri yüksek arkeolojik eserleri belli başlı Avrupa müzelerine kazandırmak, kutsal kitap coğrafyasının kanıtlanmasına çalışmak, eski Ortadoğu dillerinin çözülmesini sağlamak ve siyasi amaçlı bilgi toplamak gibi… İşte bu araştırmacılar, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında gerçekleşen arkeolojik çalışmaların da öncüleri olmuşlardır. Bu yıllarda Avrupa eski eser piyasasında ‘Kapadokya tabletleri’ diye adlandırılan, çivi yazılı kil tabletler satılıyordu. Orta Anadolu’dan geldiği bilinen bu tabletlerin kaynağını bulmak üzere
Th. G. Pinches, Ernst Chantre, Hugo Winckler ve H. Grothe, Kültepe’de kısa süreli kazılar yaptılar; ama hedefe ulaşan, Hititçe’nin çözülmesine de katkısı olan Çekoslovak dilbilimci Bedrich Hrozny oldu.
20 BİN TABLET BULUNDU
Rivayete göre köylüler, Kültepe’ye tablet bulmaya gelen araştırmacıları, bilerek höyüğün yüksek kısımlarına gönderiyordu. Oysa tabletler, krallık sarayının ve diğer önemli idari binaların bulunduğu tepeden değil, aşağı tarafta Assurlu tüccarların evlerinin bulunduğu mahalleden çıkıyordu… Bir gün, Bedrich Hrozny’nin arabacısı, sarhoş olduğu bir anda bu gerçeği ağzından kaçırdı ve Hrozny, kısa sürede bin kadar tablet buldu. Avrupa’da daha önce satılmış olan tabletlerle çalışan Alman Assurbilimci Benno Landsberger, 1924 yılında, bu belgelerin Assurlu tüccarların Anadolu’da kurduğu bir koloniden geldiğini ve yerleşmenin adının ‘Karum-Kaniş’ olduğunu açıkladı. Karum, Eski Assur dilinde ‘liman’ demekti. MÖ 3000’den beri Mezopotamya kentlerinin nehir kenarında -özellikle Fırat- büyük birer limanı vardı ve tüm ticari faaliyetler, değiş-tokuşlar, satışlar burada yapılırdı. Zamanla karum kelimesi, ‘yoğun ticaret faaliyetlerinin yapıldığı bölge’, ‘pazar-yeri’ anlamına gelmeye başladı.
Kültepe höyüğü ile aşağı şehirdeki Assurlu tüccarlar kolonisinde bilimsel kazılar, 1948 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından başlatıldı. Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi arkeoloji profesörlerinden Tahsin Özgüç’ün başkanlığında başlatılan kazılar, halen devam ediyor. Şimdiye dek, geçmişi Erken Bronz Çağı’na uzanan ve Roma İmparatorluğu döneminin sonuna kadar yaşamın sürdüğü önemli bir Anadolu krallığı; MÖ 2000-1750 yılları arasında, Mezopotamya ile Anadolu arasında yoğun ticaret ilişkisine sahne olmuş bir koloni ve bu tarihin tüm detaylarını yansıtan yaklaşık 20 bin kil tablet bu kazılarda ortaya çıkarıldı. Mezopotamya ile olan yoğun ilişki, Kültepe’yi sanatsal olarak da etkilemiş, özellikle çanak-çömlek ve mühürcülük alanında çok farklı eserler üretilmişti. Kültepe kazılarında bulunan eser ve tabletler, Ankara Anadolu Medeniyetleri ve Kayseri Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Profesör Tahsin Özgüç’ün yazdığı ve Yapı Kredi Yayınları tarafından 2005 yazında yayımlanan ‘Kültepe’ kitabı ise, bu konudaki en yeni ve kapsamlı kaynak.
MADENİ PARANIN ÖNCÜSÜ
MÖ 2000’in başında Kuzey Irak’taki Assur şehir-devletinde yaşayan büyük tüccar ailelerin yürüttüğü uzun mesafe kervan ticaretinin ürünleri kalay, yünlü kumaş, altın ve gümüştü. Assurlu tüccarlar, eşek kervanları ile büyük olasılıkla Afganistan’dan gelen, dünyada çok az yerde bulunduğu için çok kıymetli olan kalay madenini ve Mezopotamya’nın farklı kentlerinde dokunan lüks yünlü kumaşları, Anadolu’daki Assur ticaret ağının merkezi Kültepe’ye getiriyorlardı. Mallar buradan Boğazköy, Alişar ve Acemhöyük gibi diğer kolonilere dağılıyordu. Assurlular, Anadolu içinde bakır ticareti ile de uğraşıyorlardı, ama ülkelerine yalnızca altın ve gümüş götürüyorlardı. Maden kaynakları açısından fakir olan Mezopotamya’da altın ile gümüş, yönetici ve seçkinlerin güç göstergesiydi.
Mallar ya doğrudan değiş-tokuş ediliyor; ya da malın değeri karşılığında gümüş birimlerle ödeme yapılıyordu. Yüzük benzeri halkalar veya ufak çubuklar biçimde ağırlığı ve değeri standartlaştırılan gümüş, 1300 yıl sonra ilk defa Anadolu’da, Lidya Krallığı’nda ortaya çıkacak olan para sisteminin öncüsüydü. Bir eşek yaklaşık 65 kg kalay ve 25 parça kumaş taşır, bir kervanda da on beş kadar eşek olurdu. Assur’dan Kültepe’ye bin kilometrelik yol, altı-yedi haftada kat edilirdi. Kervan ya da birçok kervanın bir arada yola çıkmasından oluşan büyük konvoy, ya ‘Güney yolu’nu takip edip, Fırat Nehri’ni Birecik’te geçer ve Maraş üstünden Kayseri’ye varır; ya da ‘Kuzey yolu’nu seçip, Dicle kıyısı boyunca ilerler ve Diyarbakır, Malatya üstünden Kültepe’ye gelirdi.
KİLE YAZILI AŞK
Değerli mallar taşıyan Assur kervanlarının güvenliğini Kaniş kralları temin eder, yabancı tüccarlara sağladıkları ticari ayrıcalık karşılığında da, vergi ve mallar arasından istediklerini seçmek gibi avantajlar elde ederlerdi. Kil tabletlerin verdiği bilgilerden öğrendiğimiz kadarıyla Assurlu tüccarların Anadolu’da siyasi bir gücü yoktu; faaliyetleri ticaret ile sınırlıydı. Ancak kolonilerin yönetiminde, kendi hukuk ve içişlerinde Assur’a bağlıydılar. Aile şirketleri tarafından yapılan bu uzun mesafe ticareti ancak Anadolu’da ve Kuzey Mezopotamya’da siyasi istikrar sürdüğü müddetçe mümkündü. Nitekim, yaklaşık MÖ 1730’da, hem Kuzey Mezopotamya’da, Yukarı Mezopotamya İmparatorluğu’nun dağılması, hem de Orta Anadolu krallıkları arasındaki iktidar mücadelesinin sertleşmesi, bu ticaret sisteminin sonunu getirdi. Kaniş-Karum yakılıp yıkıldı. Assurlu tüccarlar da bildiğimiz kadarıyla, Anadolu’ya bir daha geri gelmediler; gelenler ise geri dönemediler. Ama kile yazılmış mektupları, borç senetleri, hesap kayıtları, ticari antlaşmaları, mühürleri, evleri ve mezarlarıyla Anadolu kültür tarihinde silinmez bir iz bıraktılar.
İşte Karum’da, iş uğruna memleketinden uzakta yaşayan Assurlu bir tüccarın yalnızlığına isyanı: “Baban bana seninle evlenmem için yazdı. Senin yolculuğun için adamımı ve mesajımı sana gönderdim. Tabletimi alınca babana göstermeni ve adamlarımla buraya gelmeni rica ediyorum. Yalnızım. Yanımda bulunan ve bana sofrayı kuran bir kimse yok. Eğer sen adamlarımla buraya gelmezsen ben Wahşuşana’da (Niğde civarında bir kent) Wahşuşana’lı bir kızla evleneceğim. Acele et. Sen ve adamlarım gecikmeyin. Buraya gel.”
Kültepe kazıları, uzak geçmişteki yaşamın gelişmişliği ve insan duygularının değişmezliği ile bizi şaşırtmaya devam ederken aklımıza şu soru düşüyor: Kayserili tüccarların süre giden yeteneklerinin kökeninde Karumlu ataları mı var acaba?

 

Asur Ticaret Kolonileri’nin 4000 yıl önce yaşadığı Kültepe Höyüğü’nde sürdürülen kazı çalışmalarında M.Ö. 2000’lerin ekonomik hayatına ışık tutan çivi yazılı tabletler bulundu.

    �
4000 YILLIK EKONOMİYE IŞIK
      Özgüç ile birlikte Prof. Dr. Kutlu Emre’nin de katıldığı kazılarda, 4000 yıl öncesinin ekonomik hayatına ışık tutan 37 çivi yazılı tabletle 108 çanak, çömlek ve vazo gibi eşyalar gün yüzüne çıkarıldı.
      Çivi yazılı tabletler, okunmak üzere Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne gönderilecek. Diğer eserler de Kayseri Arkeoloji Müzesi’nde sergilenecek.
      Kültepe Höyüğü’ndeki kazılarda daha önce ortaya çıkarılan çivi yazılı tabletlerde ilginç bulgulara rastlanmıştı.


    �
TÜCCARLAR HİLEYE BAŞVURUYORLARDI
Asurlu tüccarlarla yerli krallar ve yerli halkları arasında zaman zaman problemler çıktığına ışık tutan tabletlerde, kralların tüccarlardan muhtelif vergi ve harçlar aldıkları, tüccarların bunlardan kurtulmak için kural dışı hileli yollara başvurdukları belirtiliyor.
      Asur’dan Kültepe’ye yazılan bir tablette, “Zalıpa ve Hurama’ya gidecek kumaşlarımı gümrük kaçakçısı ile bana gönderin ve kumaşlarımı benim için memlekete girdirsinler” ifadesine yer veriliyor. Bu durum, günümüzün gümrük muhafaza müdürü anlamına gelen “şehir kapıları amiri” (Rabi Abullatim) aracılığıyla gizli mal nakli yapılmak istendiğini ortaya koyuyor.
    �
TABLETLERDE ‘AİLE İÇİ’ İŞLER
      Bir başka tablette, oğlunun Anadolu’da evleneceğini duyan Asurlu, yanına gelip kendisiyle konuşmasını isteyerek, evleneceği kızın Asur’a gelmesi şartıyla buna izin vereceğini belirtiyor.
Diğer bir tablette de ayrı yaşayan Asurlu çiftten erkeğin, tekrar birleşmek için eşinin babasıyla görüşmesi gerektiği yazıyor. Bu durumun, evliliğin, babanın iznine tabi olduğunu ortaya koyduğu kaydediliyor.
    �
BAŞLIK PARASI ASUR’DA DA VAR
      Gün yüzüne çıkarılan bir başka tablette ise babası olmadığı anlaşılan Asurlu kızın evlenmek istediği, ağabeylerinin, karşı taraftan para aldığı, bu yüzden aralarında tartıştıkları yazıyor.
      Tablette, “Bir kızkardeşimizi sen kendi hesabına kocaya verdin. İkinci kız kardeşimiz Sü-Laban’ı kocaya verdin. Diğer kızkardeşimiz olan Hastahsusar’ı ise Belanum ve ben hissemiz olarak kocaya vereceğiz” ifadeleri yer alıyor.

Kolonilerin Yönetimi ve Organları

Kültepe-Kaniş Karumu, Anadolu ticaret merkezleri­ni yöneten bir koloni merkezi idi. Bütün Karumlar Kültepe-Kaniş’e o da Assur’a bağlıydı. Karum Evi (Bet Karim) Assurlu tüccarların kentteki yönetim merkeziy­di ve Assur’daki Şehir Evi’nin (Bet Alum) en yüksek ka­rar mercii meclisin denetimindeydi. Onun başındaki otorite de Waklum adı verilen kraldı. Anadolu koloni

merkezleri Assur’dan gönderilen “şehrin elçileri” tara­fından denetlenirdi. Assur’da idari, hukuki kararlar ver­meye yetkili diğer iki organdan biri yaşlılar meclisi, di­ğeri yıllık seçilen ve yönetim süresine adını veren limmu denilen yetkili kişiydi. Bunlar aynı zamanda As­sur’dan Kültepe-Kaniş’e gidip gelen Assur’daki büyük aile gruplarının temsilcileriydi. Üyelerinin mali durum­larına göre değerlendirildikleri bildirilen meclis de yet­kili bir karar organıydı. Ayrıca kolonilerde yerel saray­la anlaşma yapmaya yetkili olduğu düşünülen 10 üye­den oluşmuş bir yönetim kurulu bulunuyordu.

Tabletlerin İçeriği

Assur Ticaret Kolonileri Çağı’na ait Kültepe-Kaniş tabletleri içinde en büyük grubu, iş mektupları oluştu­rur. En çok bulunan belgeler borç senetleri, çeşitli ka­yıt ve mahkeme tutanaklarıdır. Az sayıda da aile huku­kunu ilgilendiren evlenme, boşanma, miras konuları, ev ve köle satışları hakkındaki belgeler bulunur. Bu belge­lere göre, yerlilerde kadın ile erkek arasında eşitlik var­dı. Evlenme, boşanma tanıklar huzurunda karara bağla­nırdı. Anadolu halkı bunu Assurlulara da kabul ettir­mişti. Yerli çiftler hayattayken veya ölüm halinde mal­larda eşit haklara sahipti. II. yapı katında adını bilmedi­ğimiz bir kraliçenin ispatladığı gibi kadınlar kraliçe ola­biliyordu. Bu Assur için düşünülemez bir olaydı. Tan­rıça aynı zamanda yerli panteonun da başındaydı.

Bulunan tarih belgeleri ve antlaşma metinlerinin sa­yısı çok azdır. Tarih belgesi niteliğindeki iki mektuptan biri Mama kralının Kültepe-Kaniş kralına gönderdiği, diğeri ise Harşamna kralının Hurmeli’ye yazdığı mek­tuptur. Ayrıca Akad Kralı Sargon (İÖ 2334-2279) hak­kında, Eski Assur lehçesinde yazılmış hikaye metnini de Kültepe-Kaniş’te yaşayan Assurlu bir tüccar anılarında yaşattığı efsanevi kralın kahramanlık öyküsü olarak evinde korumuştu.

Yabancılar, Anadolu krallarıyla Assur arasında yapı­lan anlaşmalar uyarınca ticaret yapıyorlardı. Bu tür bel­gelere çok az rastlanır. Karumda ilki Kültepe-Kaniş ile Assur, diğeri ticaret merkezi Hahhum ile yapılan iki antlaşma metni bulundu. Bunlarda yerlilerle Asurluların hak ve sorumlulukları hakkında değişik yorumlar içeren hükümler vardır. Prof. C. Günbattı’ya göre, me­tinlerde Assurluların mallarının zorla alınmayacağı, ci­nayete uğrayan için kan parası ödeneceği, kayıp malın bulunarak sahibine verileceği, yerli saraya getirilen do­kumanın onda birinin gümrük vergisi olarak alınacağı, taraflar hakkında adil kararlar verileceği antlaşma hü­kümlerinden bazılarıdır.

Kalay ve Dokuma Ticareti

Assurlular bakır kaynakları zengin Anadolu’ya büyük olasılıkla, Afganistan’dan getirdikleri kalayı ve yerlile­rin çok beğendikleri Babil dokumalarını satıyorlardı. Dokumanın bir bölümü tüccar aileler tarafından Assur-da hazırlanıp, ailenin Anadolu’daki reisine gönderilirdi. Ailenin ekonomik düzene entegre olması, Assur ticaretinin esasını oluşturuyordu. Kalayın tamamı, dokuma­nın bir bölümü ticaret malıydı. Ayrıca süs taşları lapis-lazuli, akik, hematit de getirilip satılıyordu. Bunlar yer­lilere, alman fiyatın iki katma, altın ve gümüş karşılığı verilirdi. Amaç satmak, kazanılan gümüşü, yeni mal te­mini için Assur’a göndermekti.

Anadolu İçi Ticaret

Assurlular Anadolu içinde bakırın, yerli yünün, yerli dokuma ürünlerinin belli türlerinin ticaretini yapıyor­du. Yün, iç ticarette önemli bir yer tutuyordu ve bu ne­denle Assur’a yün gönderilmezdi. Kent Evi bu ticareti organize eden, yatırımların toplandığı merkezdi. Bu ko­lektif ticaret, hissedarlarına sürekli gümüş kazandırıyor, örneğin tüccar ucuza satın aldığı yünü, pahalı şehirler­de iyi kârla sattıyordu. Bakır ticaretinde olduğu gibi yün de önce bakırla değiştiriliyor, bakır yerlilere gümüş ve altın karşılığında satılıyordu. Yerlilerin rol aldığı bu yün ve bakır ticareti, bütün Anadolu’ya yayılmıştı.

Bakır ticaretini de organize eden, ticarete katılan merkez Karum Evi idi. Assurluların kontrol altında tut­tukları bu ticarette yerlilerin de önemli bir yeri vardı. Uygulama aynıydı; tüccarlar ithal mallarını önce düşük kaliteli bakırla, sonra tasfiye edilmiş yüksek kaliteli ba­kırla değiştirdikten sonra, onu yerlilere gümüş karşılı­ğında satıyorlardı. Yerli kralların da bakır ticaretine ka­tıldıkları, depolarındaki düşük kaliteli bakırı kalitelileriyle değiştirdikleri belirtiliyor. Saray ve seç­kinler de Assurlulardan çok miktarda kaliteli bakır satın alırdı, onların zenginliği bakır ve gümüş kaynaklarına sahip olmalarına bağ­lıydı.

Bakır, dokuma, en çok 14 eşekten olu­şan kervanlarla getirilir, Kültepe-Kaniş yolculuğu 6 hafta sürerdi. Kalay yükü 65 kilo iken masraf için yapılan ilavelerle 90 kiloya ulaşır, 20-30 parça dokuma 70-80 kiloyu bulur­du. Yük Assur’da Kaniş’de tartılır, kil mühür baskı­ları kırılır ve tanıkların yanında açılırdı. Bakır, kalay, yerliler arasında para olarak da kullanılırken, asıl para gümüştü.

Kültepe-Kaniş’in Tarihi

Osmanlı  döneminde Kültepe-Kaniş yerleşmesinin eteklerinde Karahöyük Köyü bulunuyordu. Höyükteki en yeni arkeolojik dolgu ise Roma (1-2. yapı katı) ve Hellenistik devre aitti (3. yapı katı). Burada bulunan tunç ve gümüş sikkeler İÖ 323-İS 180 yılları arasında basılmışlardı. 4-5. yapı katları döneminde Kültepe-Ka­niş, Tabal ülkesinin merkezlerinden biriydi ve İÖ 10. yüzyıldan 8. yüzyıl sonuna kadar önemini korumuştu. İÖ 9. yüzyıla tarihlenen koruyucu tanrı kabartmalı ba­zalt dikilitaş, bu çağın anlamlı temsilcisiydi. 6. yapı katı aşağı şehirde Ia dönemiyle çağdaştır ve İÖ 17. yüzyılın başlarına tarihlenir. 7. yapı katı ise aşağı şehrin Ib dönemi ile eşleşir ve İÖ 1800-1730 yıl­larına tarihlenir.

Buna göre aşağı şehir çok geç kurulmuş ve çok erken terk edilmiştir. İÖ 1945-1835 yıllarına tarihlenen Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nın parlak evresi 8. yapı katı ve aşağı şehirdeki çağdaşı II dönemi şiddetli bir yangınla tahrip olmuştu. Aşağı şehrin III ve IV. dönemleri ile höyükteki çağdaşı 9-10. yapı katları yaklaşık 70 yıl sür­müştü. Bunlar Kültepe-Kaniş’te yerli Hatti kültürünün son evreleriydi. Aşağı şehrin başlangıç evresini temsil eden IV dönemi anatoprak üzerine kuruluyken höyük kesiminde, daha eskiye, İÖ 2 bin-2 bin 300 yıllarına ta­rihlenen İlk Tunç Çağı tabakaları (11-17. yapı katları) bulunuyordu.

Assur Ticaret Kolonileri Çağı’nda Kültepe-Kaniş so­kakları meydanlara açılan düzenli evlerin oluşturduğu mahallelerden oluşuyordu. Sokaklar arabaların geçebi­leceği genişlikteydi, tabanları toprak ve taş döşeli sokak­larda üzeri taşlarla örtülü atık su kanallarıyla gelişkin bir kent görüntüsü sunuyordu. Taş temelli yapılar tek ya da iki katlıydı, yapı içlerinde mutfak ve kiler bölümleri ay­rılmıştı. Mekan içlerinde sabit ya da taşınabilir ocaklar, fırın, tandır, maltız ve mangallar özenle yerleştirilmiş­lerdi.

Ölüler genelde mutfak tabanlarının altına gömülü­yordu. Tüccar evlerinde sıkça arşivlere rastlanırken bunların zemin katın özel odalarında korundukları gö­rülür. Tablet, mühür, kil zarf ve etiket gibi arşiv bulun­tuları taban üstünde, raflarda, çanak çömlek içinde, ha­sır ya da kilimden torbalara sarılı olarak saklandıklardı.

Saray ve Tapınaklar

Çağın sarayları, hem yönetim hem de ekonomi mer­kezleriydi. Saray ticarete, özellikle bakır ve dokuma ti­caretine katılırdı. Assurlu tüccar, saraya yüzde 3 doku­ma, yüzde 5 kalay ticareti vergisi öderdi. Memurların çoğu, 23 kişi depolarda çalışırdı ve bu yapılar profan ağırlıklıydı. Kültepe-Kaniş’de İçkale’de 7. tabaka bulu­nan saray yapısı yine alttaki yangınla tahrip olmuş bir sarayın üstüne kurulmuştu. 120×110 metrelik bir alanı kaplayan sarayın 42 odası ve salonu ortaya çıkarıldı. Küçük merdivenler salonlardan bazılarının iki katlı ol­duğunu, küp ve kil bullalar ise saray depolarının varlı­ğını kanıtlıyordu. Az sayıda tabletin de bulunduğu saray yapısı kent ile birlikte bir yangın sonucu tahrip edilmiş­ti. Anadolu’nun en eski poterni, sarayın korunmasında sur ile bir bütün oluşturuyordu.

İlk Hititçe yazılmış Anitta metnine göre babası Kuşşara Kralı Pithana Neşa’yı (Kültepe) zapt etmiş ve kra­lını esir almıştı. Bu kral olasılıkla Warşama’ydı. Baba oğul krallar ülkeye hâkim olma çabalarını Kültepe-Ka­niş’ten yönetmişler, ancak başarılı olamamışlardı.

 

 

 

Kültepe-Kaniş’in parlak dönemlerine tarihlenen İç-kale’deki ikinci saray, yan yana kurulu üç ayrı yapıdan oluşuyordu. Bu homojen saray tipinden farklıdır.

Saray planı, tabanı taş döşeli avluya açılan koridorun iki yanındaki odalardan oluşur. Yapının batı kanadında 15, doğudakinde 14 oda korunmuştur. Odaların bazıla­rı koridora açılır. Büyük ocaklarla ısıtılan mutfaklar, küplerle dolu depolar, hizmet bölümleri sıralar halinde koridora paralel dizilidir. Plan Kültepe-Kaniş’e özgi bir yeniliği yansıtır. Sarayın şiddetli bir yangından son­ra terk edildiği anlaşılır.

Tapınaklar müstakil yapılar şeklindedir, plan ortası büyük bir salon ve iki odadan oluşur. Bunlar Büyük Kral Anitta’nın inşa ettirdiğini bildirdiği tapınaklardır.

Tüm yapıları yıkan yangın adeta şehir devletler] krallarının aralarındaki rekabet ve hâkimiyet savaşları­nın sonucudur. Assurlular bu kavgaya ortak değildi; on­lar kazançlarını sürdürmeyi, antlaşmaların devamını kazandıkları gümüş ve altını Assur’a göndermeyi amaç­lıyorlardı.

Çanak  Çömlek

Sonradan Hitit adını alan Hatti çanak çömleğinin en yüksek seviyesine Kültepe-Kaniş’in 8. yapı katında ulaş­tığı anlaşılır. Bu dönem buluntuları Yakındoğu’da ken­dine özgü bir çanak çömlek grubudur. Kap biçimlerinin çoğu madeni kapların taklitidir. Parlak açkılı yüzeylere sahip çanak çömlek, geniş bir biçim yelpazesi sunar.

Adak ve Libasyon Kapları

Hititlerin Bibru olarak adlandırdığı hayvan biçimli kil kaplar, törenlerde kült nesnesi olarak kullanılan adak ve libasyon kaplarıdır. Bunlar arasında tanrı, tan­rıça atribütleri (simge) olarak bilinen her türlü hayvan şeklini görmek mümkündür. Ayakta duran arslan, anti­lop, domuz, kartal, keklik, köpek, boğa, tavşan şeklinde biçimlendirilen Bibrularla tanrılara içki sunulmuş, onurlarına içilmiştir.

Akik, obsidiyen, kaya kristali ve serpantinden yapılmış yatan boğa, arslan, domuz, arslan başı biçimli kutular, Kültepe-Kaniş ustalarının her tür taş işçiliğin­de gösterdikleri ustalık ve üslup inceliğinin yüksek ka­liteli eserleridir. Bunlara yalnızca mezarlarda rastlanır.

Ayrıca kap emziklerinin, kulp uçlarının hayvan başı; kulplarının çift at, kartal, insan; ağız kenarlarının da an­tilop ve kartal başları ile süslenmesi yaygın bir uygula­madır. Biri sakallı ölü insan başı, diğeri kadın ve erkek başı kabartmalı, boğa boynuzları ile bezeli kadehler de kült kapları arasındadır. Kültepe-Kaniş’in bir geç dö­nem mezarında bulunan, suaygırı dişinden yüksek ta­burede oturur durumda göğüslerini tutan, çıplak tanrı­ça heykelciği, üslubuyla döneminin tek örneğidir.

Yerli sanatkarlar, hazırladıkları kült kapları ile Ana­dolu’da eski Mezopotamya geleneğinin yaşamasını sağ­lamışlardır. Bunun en çarpıcı örneği tapmaktaki tanrı­çayı taşıyan tanrı kayığıdır.

Göğüslerini tutan çıplak tanrıça ve yan yana oturan giyimli tanrıça ve tanrı heykelcikleri önemli mezar he­diyeleri arasındadır. Kültepe-Kaniş’de ayrı atribüleriyle, ayrı tanrıları, tanrı ailelerini, mitolojik varlıkları yansıtan yassı kurşun figürinler ve taş kalıpları bir tan­rıyı, tanrıçayı veya ikisini yan yana veya bir veya iki ço­cuktan, kutsal hayvanlardan oluşan gruplar halinde su­nulmuşlardı. Bunlar bulundukları özel evlerin koruyu­cu tanrılarıydı.

Silindir ve Damga Mühür Baskıları

Kültepe-Kaniş’in kozmopolit sosyal yapısına uygun olarak kil zarflar ve etiketler üzerindeki silindir ve damga mühür baskıları çok çeşitli üslupları yansıtır. Bunlar Eski Babil, Eski Assur, Eski Suriye ve Yerli Hatti olmak üzere dört ana gruba ayrılır. Hatti üslubu güçlü Mezopotamya etkisine rağmen, zengin motif ha­zinesi ve özgünlüğü ile diğerlerinden büyük farklılık gösterir. Bu üslupta yerli ve Mezopotamyalı tanrılar bir arada görülebilir. Diğer üsluplardan III. Ur ve Es­ki Babil mühürleri de doğrudan doğruya Mezopotam­yalı karakterleriyle ithal edilmiş ve genellikle ikinci kez kullanılmışlardır

Comment here