Ören Yerleri

Demre-ve Noel Baba Kilisesi

 Myra tarihte de küçük bir rol üstlenmiştir. İ.Ö.42’de Ksanthos’un istila edilmesinden sonra Brutus komutanı Lentulus Spinther’i para toplamak için buraya gönderir; Myra’lılar karşı ko­yarlar ve Spinther da Andriake’de limanı kapayan zinciri kırıp, güç kullanarak girmek zorunda kalır. Bundan sonra Myralılar tes­lim olurlar ve komutanın isteklerine boyun eğerler. Öte yandan, İmparatorlar bu şehre karşı iyi davranmışlardır; İ.S.18’de Tiberius’un evlatlığı olan Germanicus karısı Agrippina ile birlikte bura­yı ziyaret eder ve Andriake’de dikilen heykellerle onurlandırılır.

İ S 60’da Aziz Paulus Roma’ya giderken Myra’da gemi değiştirir ki bu işlem Andriake’de gerçekleşir. Metropolis unvanı ile yücelti­len Rhodiapolis’li Opramaos ve Kyaenaili lason’dan para arma­ğanları alan Myra, sonunda Theodosius II. tarafından Lykia’nın başkenti ilan edilir.   

Sikkeleri Lykia’nın normal tipini yansıtır; federal sikkeler İ Ö 168’den itibaren oldukça bol görülür ve imparator sikkeleri de Gordianus III. dönemine tarihlenirler. Ksanthos’da olduğu gibi sikkeler hanedanlık döneminde ve S.yüzyıldan itibaren basılmaya başlanmışlardır.                                                      

Myra’nın doğu komşusu Limyra’dır ve bir yazıttan öğrendiğimi­ze göre İmparatorluk döneminde bu iki şehir arasında bir gemi iş­lemektedir. Bu sefer, yılda bir defa, özel şahıslar tarafından ve bu kişilerin kendi çıkarları yararına yapılmaktadır; fakat öte yandan, başkalarının da yetkisiz olarak korsan seferler düzenledikleri ve bu rekabet nedeniyle girişimlerin değer kaybettiği, dolayısıyla şe­hir hazinesinin bu durumdan olumsuz etkilendiğim öğreniyoruz. Bu nedenle, Myra’dan veya Andriake’den kanunsuz yolculuk dü­zenleyen herkesin, her bir yolculuk için şehre ağır bir ceza ödeme­sine ve resmi üstlenicinin tekneye ve takımlarına el koymak hak­kına sahip olmasına karar verilmiştir. Aynı zamanda üstlenici, yolculuk gelirinin dörtte birinin ve her tür kargo ücretinin kendi­sine verilmesi şartı ile başka kişilere işletme izni tanımaktadır. Myra ile Limyra arasındaki geçit,’yayalar dışında, doğal olarak denizden etkilenir; çünkü araya giren dağın üzerinden geçen kara­yolu dik, engebeli ve 600 m.ye yaklaşan bir yüksekliktedir. Fellows, „yolun atlar için hiç uygun olmadığım“ söylerken. atlan düş­mekten kurtaran Spratt’ın seferi sırasında da „atları sık sık arka­dan itmek zorunda kaldıkları ve en dik, zor kısımlardan geçerken omuzlarıyla yüklere destek verdikleri“ anlatılır. Freya Stark atla başarılı şekilde ve yüksüz olarak karşıya geçmiş, kitabın yazarı da yaya olarak hiçbir güçlük çekmemiştir. Bu geçit kuşkusuz antik dönemde de kullanılmaktaydı, zira tepenin en üstünde bir kale ve lahitler ile burayı korumaya yönelik bir kaç kule bulunmaktadır. Doğuda Denire Çayı, antik Myros, 27 km. uzunluğunda dar bir vadiden denize ulaşır, fakat bu çay boyunca yürümek önerilmeyen bunaltıcı bir deneyim­dir. Batıda, şehre 5,5 km. uzaklıkta, dümdüz bir yol ile bağlanan Andriake limanı bulunur. Strabon Myra’yı denizden 20 stadion uzaklıkta yüksek bir tepe­nin zirvesinde kurulmuş olarak tanımlar; günümüzde bu mesafe 30 stadiona yaklaşmıştır. Sözü edilen yüksek zirve ile tiyatronun arkasında yükselen sarp tepeyi kastetmiş olmalıdır; basamaklı antik bir yolun izleri yukarı doğru çıkmaktadır, fakat Spratt zirve­de küçük taşların harçla örülmesinden oluşan geç duvar parçala­rından başka bir kalıntıya rastlamamıştır. Strabon’un döneminde muhkem şehir kuşkusuz bu tepenin eteğinde yer almaktaydı. Bu­gün derine gömülmüş durumdadır ve hiç kazılmamıştır; görülebi­len antik kalıntılar tiyatro ve mezarlardan meydana gelir.

Tiyatro büyük ve 108 m. çapında olup, Roma tipindedir. Dikey kaya yüzeyi caveasının eğimi için değerlendirilememiş, bu nedenle de tamamıyla baştan inşa edilmiştir. Yapı yakın zaman­da temizlenerek görünüşünde büyük iyileşme kaydedilirken; genel korunma durumu ise iyidir. Cavea aşağıda 29 ve üst kısımda 6 oturma sırasının yer aldığı tek bir diazomaya sahiptir; 14 merdi­ven yolu vardır; iki konsantrik ve tonozlu galeri ile çevrilidir ki bunlardan dışta kalanı iki katlıdır. Batı galerisinde, iki koridor ve­ya vomitoria arasındaki duvarda „gezici esnaf Gelasius’un yeri“ şeklinde bir yazıt yer alır; onu, antik dönemde tiyatroya gelen izle­yicilere, günümüzün kuru yemiş ve şekerlemelerinin dengi eğlen­celikler satmak için tezgâhında hazır beklerken hayal edebiliriz. Diazoma geniştir ve arkasında üzerine boya ile isimler yazılmış 2 m. yüksekliğinde bir duvar yer alır; bu, olasılıkla kişiler için ayrıl­mış yerleri belirtmektedir; orta noktada her iki tarafında da yuka­rıdaki oturma sıralarına çıkmayı sağlayan basamaklar bulunan bir çıkma yer almaktadır. Bu bölümün önünde bir Tykhe figürü yer alır ve yazıtında „Şehre şans getir, iyi şansla daima galip ol“ der. batı parodos ve Roma Dönemi sahnesinin derinliği açıkça görülebilmektedir; kırılmış sütunlar ve işlenmiş bloklar da dahil olmak üzere süsleme parçaları zeminde yatar durumdadır­lar. Orkestra bölümünde, Myra’nın ihracaat ve ithalatından söz eden ilginç bir yazıt yer alır ve şehrin Birlik hazinesine ithalat işinden edinilen gelirlerden yıllık 7000 dinar ödemesi gerektiği belirtilir.

Myra’nın ünlü kaya mezarları iki grup oluştururlar. Tiyatro­nun hemen batısındaki dik yamaç büyüklük ve biçim açısından çeşitlilik gösteren ve birbirine yakın dizilmiş bal peteği şeklinde mezarlara sahiptir; ancak bunların büyük bölümü ev tipindedir. Pek çoğu oldukça karmaşıktır ve bazıları da renkli ka­bartmalarla bezenmiştir. Bir kaçı tapınak tipinde olup diğerleri son derece sadedir; lahite rastlanmaz. Mezarlardan birinin kaya duvarındaki bir grafite oldukça dokunaklıdır ve „Moskhos Demetrios’un kızı Philiste’yi seviyor“, diye yazılıdır. Yerde görülen mezar ise ev tipin­de olup, alınlığında sola doğru ilerleyen ve kalkanlar taşıyan iki savaşçı betimlenmiştir; bunlardan sol taraftaki diğerinin kalkanı­nı, ondan koparıp almak istercesine yakalamıştır. Grubun orta­sında, yarım boy yukarıda, üst üste iki ve bunların yan tarafında da bir mezar göze çarpar; üstteki mezar kabartmasında kendisi bir sedire uzanmış ve eşi yanına oturmuş bir erkek figürü, solda ayakta duran, silahlı ve olasılıkla adamın oğullarını temsil eden üç figürle birlikte betimlenmiştir; sol taraftan yatağa doğru ilerle­yen daha küçük figürler bir kâse ve ikili flüt taşımaktadırlar2. Me­zarların iç kısımları bulundurdukları Minelerin sayısı ve konum­lan açısından da çeşitlilik gösterir; bazıları yatak taklidi olarak uyulmuşlardır.

İkinci mezar grubu tepenin kuzeydoğuya bakan diğer tarafındadır ve diğerleri kadar etkileyicidir. Güneşi kaçırmamak için bu mezarlar sabah 10’dan önce ziyaret edilmelidir. Yer seviye­sinden çok da yüksek olmayan bir yerdeki ve nedense pek de rahat olmayan bir kaya patikadan çıkılan „Resimli Mezar“, kuşkusuz Lykia’daki en etkileyici anıtlardan biridir. Alışılmış ev tipinde olup, iç kısmında sol ve sağ taraflarda birer sedir bulunmaktadır; ön kıs­mında ise yan taraflardan birine çıkan basamaklar içeren düzeltil­miş bir platform bulunmaktadır. Ancak ön plana çıkan öğeler, ka­bartma olarak yapılmış ve gerçek ölçülerde 11 insan figürüdür. İz­leyicinin sol tarafında, sağ elinde taşıdığı içki kadehini yukarıya doğru kaldıran sakallı bir adam sedir üzerinde görülmektedir; bu kişi muhtemelen ailenin babasıdır ve karşı duvarda da eşi olması olası, her iki yanında da çocuklarıyla bir kadın fi­gürü oturmaktadır. Daha önceleri, iki giriş arasındaki duvarın iç kısmında yüzü sola dönük, göbekli ve elinde kepçeye benzer bir obje tutan bir oğlan çocuğu yer almaktaydı. Söz konusu figürün yüz yıl kadar önce bir Yunanlı tarafından görüldüğü ve Atina’ya götürüldüğü söylenmektedir. Portikonun dışındaki düzel­tilmiş kaya yüzeyinde ve sol tarafta, sedirde uzanan figürle benzer liderlik özelliğine sahip uzun boylu bir figür daha yer almaktadır; ancak evden dışarıya çıkacak şekilde pelerin giymiş ve sağ eline uzun bir asa almıştır. Sağdaki kayalıklarda beş figür da­ha göze çarpar; bunlardan ilki peçesini kaldıran uzun boylu bir kadındır ve hiç şüphesiz portikoda oturan kadın figürüyle aynıdır; kızı yanında ayakta durmakta ve elini tutmaktadır Bundan sonra kayanın köşesini dönünce, muhtemelen hizmetkâr olan peçeli bir kadın gelir, yüzü kendisine dönük bir obje, -olasılıkla bir çiçek- uzatan gence doğru yönelmiş şekilde iki eliyle bir kutu taşı­maktadır; gencin bacakları çaprazdır, pelerin giymektedir, sivri uçlu bir şapkası vardır ve koltuğunun altındaki uzun bir sopaya yaslanarak durmaktadır. Arkasında ise, sağ eliyle diğerinin peleri­nini tutuyora benzeyen daha küçük bir figür bulunmaktadır. Bu sahnenin değerlendirilmesi tam olarak yapılamasa da, Portikonun altındaki figürler bir ailenin ev yaşantısını, kayalar üzerindeki fi­gürler ise aynı ailenin evlerinden çıkışlarını temsil ediyor olmalı­dır. Bu durumda en sağdaki üç figür farklı bir sahneye aittirler. Bütün olaylarda ailenin bir mezar ziyareti yaptığı ise tartışılamayacak kadar açıktır; anıt bütün olarak bir mezarı değil, bir ailenin evini temsil etmektedir. Fellows’un kırmızı, mavi, sarı ve mor ola­rak belirttiği renkler günümüzde neredeyse tamamen kaybolmuş­lardır, sadece sedirde uzanan figürün arkasında kırmızı ve mavi renk kalmıştır.

Daha yukarıdaki doğu grubunda, alınlığında bir boğa ile dövü­şen aslan figürünün yer aldığı bir mezar bulunmaktadır; iç kıs­mındaki portikoda sekiz figürden oluşan bir sahne görülür, bu sahne kimi açılardan „Boyalı Mezar“ ile benzerlikler gösterir, an­cak çok daha küçük ölçüdedir; öte yandan, bir aslanın başının iki yanındaki (olasılıkla) dansözlerden oluşan fantastik, figürlü bir friz yer almaktadır.

HAGİOS NİKOLAOS KİLİSESİ(NOEL BABA KİLİSESİ)

1034’de büyük kilise harap oldu. Fakat 1042’de İmpa­rator IX. Konstantin Monomakhos ile karısı Zoe tarafından tamir etti­rildi. Bu hükümdar çiftinin mozaik portreleri bugün Ayasofya’nın yu­karı kat galerisinde duvarda görü­lebilir. Türk devrinde de burada küçük bir Rum topluluğu yaşamaya devam ediyor ve kiliseyi kulla­nıyordu. Nitekim 1738’de büyük kilisenin bitişiğine küçük bir şapel yapılmıştır. O yüzyıllarda burada çok az sayıda bir Rum topluluğu­nun yaşadığı, kilisede tek bir pa­pazın bulunmasından anlaşılır.

Demre’deki Aziz Nikolaos kili­sesini Batı’lı ilim adamlarından ilk inceleyen, Anadolu’nun her bir köşesini yorulmadan dolaşan Fransız mimar, Ch. Texier’dir.

1833 – 1837 yılları arasında yaptı­ğı seyahatinde, Demre’ye gelmiş ve kitaplarında bu kiliseden de bahsetmiştir. Çok yıl sonra, P.Pullan ile Bizans mimarisi hak­kında hazırladığı ve 1864’de bası­lan büyük kitabında, Nikolaos kili­sesine  dört sayfa  ayırdığı  gibi ayrıca, bütünüyle doğru sayılamayacak ve binayı gerçekte oldu­ğundan çok daha muntazam gös­teren bir planı ile bir de kesitini yayınlamıştır.  Bu kesit, kilisenin 1862 – 63’de yapılan yanlış tami­rinden önceki durumunu göster­mesi bakımından çok değerlidir. Anadolu hakkında 1862’de bası­lan kitabında ise Texier, burada kilisenin yakınında, içinde birçok Rum ailenin barındığı, kare biçim­de büyük bir manastırın bulundu­ğunu  bildirdikten  sonra,   Nikolaos’un    kemiklerinin    çok    uzun yıllardır burada olmayışına rağ­men, kilise hizmetlilerinin, bunla­rın o yıllarda Rusya’ya götürüldü­ğünü    iddia    ettiklerini    yazar Texier, Aziz’in kemiklerinin , 20 Nisan 1087’de lâhdinin kırılarak, İtalyanlar tarafından, Bari şehrine götürülüşü efsanesini oldukça ay­rıntılı olarak anlatır. Batı’da çok saygı duyulan bu aziz için çeşitli ülkelerde yapılan kiliselerden de bahseden  Texier,  Venediklilerin de Nikolaos’a ait olduğunu ileri sürdükleri bazı  kalıntılara sahip bulunduklarına   da   işaret   eder. Ch.   Fellows,   1840’da   bölgede yaptığı seyahatin notlarını yayın­ladığında,  kilise  hakkında fazla bir bilgi vermez, sadece Nikolaos’un kemiklerinin Rusya’ya götü­rülmüş olduklarını işaretle, bura­da   yaşayan   tek   papazın   da, Mayıs ortalarından itibaren sıcak ve büyük bir tür sinekler yüzün­den, arkadaki yaylaya göç etmek zorunda   olduklarını   söylediğini bildirir. Bir kaç yıl sonra, 1842 yılı Mart ayında teğmen T.A.B. Spratt ile Prof. E.Forbes, Demre’ye gele­rek, buradaki eski eserleri incele­mişler ve kilise hakkında bazı bilgiler vererek, Nikolaos’un kemiklerinin götürülmesi üstünde durmuşlardır. Bu İngiliz seyyahla­rı kiliseden ve Nikolaos’un kemik­lerinin götürülmesinden, 1847’de basılan seyahatnamelerinde bilgi verirler. Ayrıca A.B.Spratt, kilise­nin bir krokisini de aynı yerde ya­yınlamıştır. Anadolu’ya Alman göçmenleri yerleştirilmesi imkânlarını  araştıran, L.Ross, 1844, Mayıs’ından Temmuz’una kadar Güneybatı Anadolu’yu dolaştığın­da, Demre’ye de uğrayarak, seya­hatnamesinde buradan ve kilise­den bahsetmiştir. 1854 yılı Mart ayı sonlarında, D.E. Colnaghi, A. Berg ile birlikte buraya gelmiş, etrafı Roma çağına ait olduğunu tahmin ettiği iri taşlardan bir du­varla çevrili manastırı ve kiliseyi görmüştür. Colnaghi kilisedeki Ni­kolaos’un kemiklerinin Yunan ayaklanması yıllarında Ruslar ta­rafından götürüldüklerini ve bun­ların yerine Çar’ın, Aziz Nikola­os’un bir ikonasını gönderdiğini yazar, fakat kilisenin mimarisi hakkında bir açıklama yapmaz. C.T.Newton tarafından 1865’de yayınlanan kısa raporunun so­nunda, burada çok sayıda fotoğ­raf çektiğini bildirdiğine göre, bu çok değerli belgeler bulundukları takdirde, Demre ve kilisesi eski durumları ile daha iyi tanınacak­tır. Bu seyyah, Nikolaos kilisesini Salzmann tarafından yenilenme­den önce gören son kişidir. Tarihî yapı, 1862’de orijinal mimarisini çok bozacak biçimde tamir edil­miştir. Bu işin nasıl gerçekleştiği de ilgi çekici bir konudur. F. Psalty’nin yazdığına göre Kırım harbi yıllarında (1853) Rusya bu­raya yerleşmek üzere girişimlerde bulunarak, Nikolaos manastırında bir koloni kurmak istemiş ve bu­nun için, İbrahim Efendi adında bir tapu görevlisinin yardımı sağ­lanarak kilise ile çevresi Anna Galicia adındaki bir Rus kontesi adına satın alınmış ve bu alış­veriş Rodos’taki Rus konsolosu tarafından onaylanmıştır. Ancak Osmanlı Devleti bu dini görünüşlü işlemin altında politik bir maksat olduğunu anlayarak, Rusların Demre’ye yerleşmelerini önlemiş ve arazi Devlet tarafından geri alınmıştır. Psalty bu işlemin Sul­tan II. Abdülhamid tarafından ya­pıldığını ve konudaki evrakın hay­li çok olduğunu ancak bu sandığın otuz yıl kadar önce (ma­kale 1952’de yayınlandı) Elma­lı’dan Antalya’ya getirilirken kay­bolduğunu (!) yazar. Yine Psalty’nin ifadesine göre, Rusla­rın Nikolaos kilisesi yanına yap­tıkları şapelin Rus dilindeki iki ki­tabesinin kopyaları Antalya müzesindedir. Rus çarlığının ko­ruyucu azizi Nikolaos olduğun dan, Rusların görünüşte dinî bir gaye ile Anadolu’nun Akdeniz’e çı­kıntı yapan bu ücra köşesinde yer­leşmeğe çalışmaları önce kilisenin restorasyonu ile başlamıştı. Öyle anlaşılıyor ki, 1862-63 yıllarında yapılan bu çok kötü restorasyonun gerçekleşmesinde Rodos’taki Rus konsolosunun da payı vardır. Herhalde onun aracılığı ile A.Salzmann adlı kişi bu işle gö­revlendirilmiştir.

Çok yanlış restorasyonu ger­çekleştiren August Salzmann, Al-sace’ın Yukarı Ren (Haut-Rhin) bölgesinde, fransızca adı Ribeau ville, almanca adı Rappoltweiler olan kasabada, 14 Nisan 1824’te doğmuş ve 24 Şubat 1872’de Pa­ris’te ölmüştür. Esas mesleğinin ne olduğu bilinmez. Ünlü Orientalist ve Arap dili uzmanı Felix de Saulcy’nin Osmanlı Filistin’indeki çalışmalarına fotoğrafçı olarak katılarak, Kudüs ve çevresinin ilk fotoğraflarını çekmiştir. Salz­mann, 1856 veya 1857’den itiba­ren Rodos adasındadır. Burada, adanın Kuzeybatı kıyısında, Kala-varda köyü yakınında Kamiros’daki nekropol alanında kazılar yapmaktadır. Rodos’tan, 1856’dan 1868’e kadar geçen sü­re içinde yazdığı mektuplar şimdi Paris’te Institut de France’ın kütüphanesindedir. Bu mektuplarda, Demre ile ilgilenmesine ne suret­te giriştiğine dair bilgiler bulunabi­leceğine ihtimal verilebilir.

Salzmann, Kamiros kazılarına dair Fransız arkeoloji dergilerinde ilmî makaleler yayınlamış, ayrıca kazılardaki buluntuları tanıtan alt­mış levha halinde bir de albüm hazırlamış ise de, bu ancak ölü­münden sonra 1875’te basılmış­tır. Sonraları aynı yerde araştır­malar yapan bir arkeolog tarafından „kendi türü içinde eş­siz“ olarak övülen bu resimli kita­bın, metin kısmı hiçbir vakit yayınlanmamıştır. Fotoğraf çekmeğe ve resim çizmeğe çok meraklı bir kişi olduğu anlaşılan Salzmann’ın herhalde Hagios Nikolaos kilisesinin de restorasyon­dan önce fotoğraflarını çektiğine veya resimlerini yaptığına da ihti­mal verilir. Salzmann, Rodos’ta, İngiltere konsolosu olan A.Bİliotti ile birlikte çalışmıştır. Onun da not defterleri (veya defteri) şimdi British Museum’da, raporları ise İngiliz Dışişleri (Foreign Office) arşivinde bulunmaktadır. Demre’deki bu önemli tarihi yapının geçmişi araştırılırken, Salz­mann’ın Paris’teki arşivi ile, son­raları Trabzon’da konsolosluk ya­pan Biliotti’nin Londra’da iki ayrı yerdeki not ve raporları da göz­den geçirilmelidir. Rus çarlığının, Akdeniz kıyısındaki dinî görünüş­lü „Küprübaşını kurarken Salzmann ile yapılan anlaşma belki birgün gün ışığına çıkabilir. Salzmann’ın ölümü üzerine Rodos’ta kalan ve kardeşi Frederic tarafın­dan teslim alınan eşyasının ise ne olduğu bilinmez. Nikolaos kili­sesini bahane ederek çok büyük önem verdikleri Demre hakkında Rusya’da bu tamir vesilesiyle bir makale veya rapor yayınlandığı­na dair bilgimiz varsa da, „Ulaşım yolları ve Kamu Yapıları Genel Müdürlüğü Dergisi“ başlıklı resmî Rus dergisinin 1861 yılına ait cil­dinde Sokolovvski imzasıyla çıkan bu yazıyı bulmak ve görmek mümkün olmamıştır.

H.Rott, 1906 yılının son günle­rinde Demre’ye geldiğinde, bura­da küçük bir Rum köyü vardı. Kili­seyi çeviren manastır yapıları henüz duruyor, perişan bir kulü­bede yaşayan bir papaz kilisenin tek idarecisi idi. Texier’nin çizdiği planın hatalı olduğunu gören Rott, binanın yeni ölçülerini ala­rak daha doğru bir planını çıkar­mağa girişmiş, fakat yapı su dolu olduğundan dizlerine hatta bazı yerlerde göğsüne kadar çıkan su­yun içinde çalışmak zorunda kal­mıştır. Rott’un bildirdiğine göre, Rusların restorasyon sırasında yaptıkları patırtılı propaganda ve Demre’de geniş ölçüde arazi sa­tın almağa girişmeleri, Türk hükü­metinin tepkilerine yol açmış, köy evlerinin bile tamirine izin veril­mez olmuştur. Etrafı duvar çevrili manastırın kuzey tarafında olan kilise, yıllardan beri Demre çayı­nın sürüklediği çamura gömüldü­ğünden, binanın tabanı, dışarıda­ki zeminin 8-9 m. aşağısında kalmıştır. Bu yüzden o yıllarda ki­lisenin içine, üst kattaki galerinin kapı yapılmış bir penceresinden girilebiliyordu. Rott, imkân olduğu derecede kilisenin mimarisini in­celemiş, birçok ayrıntılar ile birlik­te görüşlerini 1908’de basılan ki­tabında açıklamıştır.

Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü, 1962-1963 yıllarında, Nikolaos kilisesinin birçok bö­lümlerini örten kalın allüviyon ta­bakasını kaldırmağa girişmiş ve bir müteahhit tarafından yürütülen bu çalışmalar sonunda binanın etrafındaki, içindeki ve bitişiğinde­ki kalın toprak kitlesi temizlendi­ğinde, kilisenin tam planı ile birlik­te, bitişiğindeki bazı ek kısımlar da ortaya çıkmıştır. Bunlar o de­recede toprağa gömülü idi ki, var­lıkları dahi bilinmiyordu. Rott’un yazdığına göre, 1906’da burada yaşayan papaz, bazı izlerini farkettiği bu ek bölümlerin büyük ha­zineler ve değerli parşömen bel­geler sakladıklarına inanıyor ve bir gün buraların kazılarak mey­dana çıkarılmalarını bekliyordu.

Demre adı, İlkçağın önemli bir şehri olan Ta Myra adından çık­mıştır. Myra’nın Roma dönemine ait surları, kısmen kayadan yon­tulmuş, zengin süslemeli ve ilgi

çekici mimariye sahip tiyatrosu, çeşitli tiplerde çok güzel mezar anıtları bugün hâlâ görülebilir. Bu mezarlardan bazıları ahşap yapı­ları taklit edecek biçimde kaya­dan yontulmuş ve işlenmiştir. Bu, eski Güney-Batı Anadolu (Lykia) mimarisinin bir özelliğidir. Tiyatro yakınındaki bir mezarın üstünde iki asker kabartması görülür. Bazı mezarlar ise ev biçiminde, bazıları da doğrudan doğruya lâhitler halindedir.

Nikolaos eceliyle öldüğünde Antik şehrin dışındaki nekropolde gömülmüş, herhalde mezarı üstü­ne de bir şapel veya mezar şapeli yapılmıştır. Altıncı yüzyılda belki de 529 yılında olan zelzeleden sonra bu mezar üstünde daha bü­yük bir kilise inşası uygun görüle­rek, mimari biçimi tam olarak be­lirlenemeyen, belki basilika şeklinde olan bir kilise inşa edil­miştir. Peschlow, büyük apsisin güney tarafındaki eş biçimdeki apsisli iki küçük mekân ile bugün­kü binanın kuzey yan netinin bü­yük kısmının bu ilk yapıya ait ol­duklarını tahmin etmektedir.

Sekizinci yüzyılda bu kilise bilin­meyen bir sebepten, belki bir zel­zele sonunda belki de Arap do­nanmasının denizden yaptığı bir akında harap olmuş, bir süre son­ra tamir edilmiştir. Arap donan­ması 1034’de bir defa daha Demre’yi vurmuştur. Rott’un vaktiyle köy mezarlığında bulduğu ve kili­seden buraya getirildiği iddia olu­nan bir Bizans kitabesi „İmparator Konstantinos ile eşi Zoe 6551 yılı­nın 11. İndiktion’unda burayı ihya ettirdiler“ diyordu. Bizans takvimindeki bu tarihin karşılığı 1042 olduğuna göre burada adı geçen hükümdar IX. Konstantinos Monomakhos (1042 – 1055)’dur. Rott, bu kitabenin, kilisenin yeniden yapımı ile ilgili olduğu görü­şünde idi. Peschlow ise bu görü­şe pek katılmamakta ise de, kili­senin 11. yüzyılın ikinci yansında ihya edildiğini kabul etmektedir. Fakat binaya bölgede Bizans ida­resi sürdüğü yıllarda bazı ekler yapılmış, 12. yüzyılda ilâveler ile birlikte ana bina tamir edilmiştir. Türk egemenliğinin 13. yüzyıl sonlarında bölgeye yerleşmesin­den sonra da Nikolaos kilisesinde ufak tefek tamir ve ilâveler yapıl­dığı anlaşılmaktadır. Demre (Myros) çayının getirdiği çamur içine gittikçe gömülen kilisenin bi­tişiğindeki bir şapel 1738’de tamir edilmiş, 1862’de Salzmann kub­besi kısmen çökmüş kiliseyi geniş ölçüde restore etmiş, üzerindeki Grekçe yazı ve tarihten anlaşıldı­ğına göre 1876’da bugün hâlâ gö­rülen çan kulesi inşa edilmiştir.

Nikolaos kilisesi, mimarisi ve süslemesi bakımından Orta Bi­zans döneminin önemli bir örneği­dir. Bu bakımdan Bizans sanat ta­rihi hakkındaki bütün kitaplarda yer alır. 1960’larda yapılan temiz­likten sonra meydana çıkan, iri taş levhalar döşeli avluda bir şa­dırvan da bulunmuştur. Bu avlu­dan geçilen dış narteks, 1862’de Salzmann’ın yaptığı bir ilâvedir. Buradan geçilen iç narteks üç bö­lüm halinde olup, üç kapı ana me­kâna açılır. Bunun aslında haç bi­çiminde olduğuna ihtimal verilir. Ortada aslında 8 m. kadar çapın­da pencereli kasnaktı bir kubbe bulunuyor olmalıydı. Salzmann 1862’de ana mekânın üstünü yeni baştan örterken, kesme taştan kaburgalı büyük bir çapraz tonoz kullanmayı tercih ederken, Gotik mimarinin bu karakteristik örtü tekniğini, herhalde bu mimarinin yapıları ile dolu olan Rodos’un il-hamıyla gerçekleştirmiş olmalıdır. Yoksa bir Bizans eserinin üstünü böyle garip bir sistemle kapatmak hiçbir mimarın aklına gelemezdi. Ana mekânı üç taraftan saran ga­leriler ise kare kesitli ikişer paye­ye dayanır. Berna bölümünde, sunak masası üstünü örten kiborion 1960 restorasyonunda kaldırıl­mıştır. Apsis yarım yuvarlağının içindeki, papazların âyin sırasın­da oturmalarına mahsus kademe­ler (synthronon) ise son yıllarda yeniden yapılmıştır. Kilisenin ku­zey cephesine bitişik bir dizi me­kân, sonradan eklenmiştir. Bunlar 1960’dan sonra toprak altından çıkarılmıştır. Hafriyat daha kuze­ye doğru uzatılırsa belki daha başka bağlantılar bulunabilir. Kili­senin apsisinin güney tarafına bi­tişik, biribirinin eşi iki küçük şapel vardır. Bunlardan güneydekinin apsisinde bir mezar kalıntısı var­dır. Bazı iddialara göre bu, Aziz Nikolaos’un mezarıdır. Kilisenin güney cephesindeki kalın toprak kitlesi kaldırıldığında, haç biçimin­de bir şapel daha meydana çık­mıştır. Bunun batıya doğru dört bölümlü uzantısının girintileri (ar-cosolium)’nin içlerinde lâhitler bu­lunmaktadır. Bu ek binanın güne­yi ve batısında toprak temizlen­memiştir. Mekânlar sütunlu açık­lıklar ile bu tarafa geçişlere sahip bulunduklarına göre, buradaki toprak tabakasının içinde de da­ha başka ek yapıların veya en azından mekânların olduğu mu­hakkaktır. Bu kadarıyla da olsa, Nikolaos kilisesi oldukça geniş bir kompleksin merkezi olduğunu belli eder. Binanın yüzyıllar bo­yunca üstüne yığılan toprak taba­kası dışında kalan dış duvarları, Salzmann’ın restorasyonunda, mimari ve teknik özellikleri belli etmiyecek surette moloz taşlar­dan düz duvarlar halinde örül­müştür. Orijinal teknik ancak, 8-10 m. yüksekliğindeki toprak örtü­sü kaldırıldıktan sonra meydana çıkan duvar kesimlerinde görülür.

Kilisenin duvar, tonoz ve kub­belerinin evvelce fresko resimler ile kaplı oldukları anlaşılıyor. Hatta bazı yerlerde iki ayrı resim ta­bakasının varlığı da tesbit edil­miştir. Bunların genellikle 11.-12. yüzyıllarda yapıldıkları kabul edil­mektedir. En iyi görülebilen freskolar, iç narteks ile ana binanın yan mekânlarında bulunmaktadır. İç nartekste altı konsilin tasvirleri görülür. Apsisin solunda (Kuzey­doğuda) küçük mekânın kubbeli tonozunda da, İsa’nın Havarileri­ne şarap ve ekmeği dağıtması (litürjik akşam yemeği) sahnesi tas­vir edilmiştir, çeşitli yerlerde de tek aziz figürleri teşhis edilmekte­dir.

Kilisenin   içindeki   toprak   ve moloz  tabakaları   temizlendikten sonra, esas tabanın kare ve dik­dörtgen çerçeveler içinde, ortala­ma bin yılından itibaren Bizans döşeme süslemesinde moda olan teknik ve tipde mozaikler ile be­zenmiş olduğu ortaya çıkmıştır. Binanın içinde mimari plastik süs­lemelerden sadece sütun başlık­larından bir kısmı yerlerinde kal­mıştır. Dağınık olarak daha pek çok sütun başlığı, korkuluk payesi ve levhası, friz kalıntıları da molo­zun içinde bulunarak binada top­lanmıştır, avlunun güney duvarı­na  bitişik  tonozlu   bir  hücrenin içinde olan iki lahdin evvelce üs­tünü kapatan ve madalyonlar için­de çeşitli hayvan kabartmaları bu­lunan çok ilgi çekici levha bugün kayıptır. Kilisenin plastik süsleme­sine ait olduğu tahmin edilen bu parça, mezar hücresinin tonozun­da çok yıl önce okunan bir yazı­dan anlaşıldığına göre 1118 yılın­da ölen baba-oğulun lâhitlerinin üstüne sonradan  kapatılmış ol­malıdır. Kilisenin güneyine bitişik ek şapelde bulunan lâhitler Roma çağına, 2. – 3. yüzyıllara ait olup burada ikinci defa kullanılmıştır. Bunlardan dış yüzü geniş akantus kıvrımları ile süslü olanı bil­hassa dikkati çeker. Yine Roma çağma ait diğer bir lahit ise (Kline’li lahit) kapağında yatar vazi­yette esas sahiplerinin yüksek ka­bartması olan tipdedir. Bir mimari biçiminde süslenmiş olan teknesi­nin dış yüzü çok eskiden parça­lanmış ve gelişi güzel mermer ka­bartma parçaları ile yamanmıştı. Bu yamalardan ortadaki başka bir lâhitten getirilmiş bir kabartma idi. 1906’da sadece alt kısmı kalan bu kabartmanın üst kısmı Rott ta­rafından  Demre’nin  karşısındaki Meis (Castelorizo) adasında gö­rülmüştür.   Meis  adası   Rumları, fırsat buldukça buradan değerli bazı şeyleri adaya götürüyorlardı. Nitekim kiliseye ait önemli bir iko­na   da   adaya   kaçırıldığından, 1906’da Demre’nin tek papazı bu­nu geri almağa çabalıyordu. Bu ikonanın, Rus çarı tarafından ge­çen yüzyıl içlerinde Nikolaos kilisesine gönderildiği söylenen iko­na olması mümkündür.

Kilisenin güney tarafındaki eş biçimli iki küçük şapelden ikincisi­nin apsis yarım yuvarlağı içinde de bir mezar vardır. 1906’da çeki­len fotoğrafında önünde devşirme mimari parçalar görülen bu mezar son derecede tahribe uğramış du­rumdadır. Genellikle bunun Nikolaos’un cesedinin konulduğu lahit olduğu ileri sürülmüştür. Eğer bu doğru ise, tahrip Nikolaos’un ke­miklerini güney İtalya’da Bari’ye götürmek üzere 20 Nisan 1087’de İtalyan gemicilerin mezarı kırması sonunda gerçekleşmiştir. Doğuda ve Batıda çok saygı duyulan, se­vilen bir aziz olduğundan Nikola­os’un kutsal kalıntıları (rölikleri) oldukları kabul edilen bazı kemik­ler, başta Venedik olmak üzere Avrupa’nın bir çok kilisesinde muhafaza edilmektedir. Bari şeh­rinde de Basilica di San Nicola adıyla muhteşem bir kilise inşa edilmiştir. Kutsal kalıntıların Rus­ya’ya götürüldükleri yolunda ge­çen yüzyılda ortaya çıkan söylen-tinin sağlam bir temele dayanmadığına ihtimal verilir. Demre’de bulunarak, 1923’ten sonra buradan Rumların ayrılma­ları üzerine Antalya müzesine gö­türülen, Nikolaos’un kalıntıları ola­rak kabul edilen rölikler (bazıları eksiktir), içinde bulundukları muhafazadan anlaşıldığına göre çok geç bir döneme, 18. yüzyıla aittir. Nikolaos’a büyük saygısı olan bir kişi tarafından Demre’deki kilise­nin önemini arttırmak üzere „yara­tılmış“ ve buraya konulmuştur.

Başta eski Rusya çarlığı olmak üzere, Fransa, Almanya, Avustur­ya, Belçika, Hollanda, İtalya ve Yunanistan’da büyük önem veri­len, İtalya’da Bari, Napoli ve Sicilya’da, Almanya’da Freiburg’da özel saygı duyulan Nikolaos, Hol­landa ve İngiliz dillerinde Santa Claus olarak tanınmış ve onlar aracılığı ile Amerika’da da sevile­rek New York’un koruyucu azizle­rinden olmuştur. Avrupa’nın ku­zey ülkesinde yaratıldığı anlaşılan, iyiliksever ve çocukla­rın koruyucusu, sevindiricisi Noel Baba, aziz Nikolaos inancı ile bir­leştirilerek yarı dinî çok popüler efsanevî bir tip yaratılmıştır. Bu ti­pin, kökünün Kuzey ülkelerinin bazı çok eski inançlarından alın­dığı, Noel Baba’nın geyikler tara­fından çekilen kızakla dolaşma­sından kolayca anlaşılır. Halbuki gerçek Nikolaos’un yaşadığı yer­ler, hiç kar görmeyen Akdeniz kı­yılarıdır. Onun zor durumda olan insanları, çocukları, gençleri koru­yucu kişiliği, kuzeyin kutsal bir varlığı belki de çok erken çağların karanlıklarında kaybolmuş bir tan­rısı ile birleşerek, Noel geceleri ortaya çıkan çocuklara hediyeler getiren sempatik bir ihtiyara dö­nüşmüştür. Ne derecede gerçek­lere aykırı olursa olsun, bütün Hı­ristiyan ülkelerinde Noel Baba, bilhassa çocukların bekledikleri sevimli bir kişi olarak yaşamakta­dır. Aziz Nikolaos olarak ise, bil­hassa denizciler ona saygı gös­termeğe devam etmekte, bilhassa küçük Yunan teknelerin­de resmine veya ikonasına rastla­nır ki, bu da ona İlkçağın çok Tan­rılı döneminin, denizler Tanrısı Poseidon (Roma’da Neptun)’a ait inançların da yakıştırılmış olduğu­nu gösterir..

Noel Baba

Batı’da Noel Baba olarak bilinen efsanevi kişinin esasında Nikolaos adın­daki Hıristiyan azizî olduğu kabul edilmiştir. Finike ile Kaş arasında, Demre’de son yıllarda Avrupa ve Amerika’dan gelen ziyaretçiler, Aralık ayının ilk haftasında bura­daki eski kilise binasında bir dinî tören yapıyorlardı. Bu küçük yazı­mızda Aziz Nikolaos’un kimliği ile, Demre’de onun adına olan kilise hakkında genel bazı bilgiler ver­meğe çalışacağız.

Hıristiyan azizlerinin içinde en tanınmışlardan olan Nikolaos, çok erken yüzyıllardan beri popü­ler bir kişiliğe sahipti. Güney-Batı Anadolu’da Patara’da dünyaya geldi. Burası daha M.O. 5.yüzyılda varlığı bilinen ve Herodot’ta dahi adı geçen önemli, zen­gin bir kıyı ve liman şehri idi. Patara, Kalkan’ın az batısında bu­gün Ova Gelemiş’in yerindedir. Antik çağdan kalan kalıntılar ara­sında pek çok sayıda mezar anıtı, Roma çağında yapılmış muhte­şem bir zafer takını andıran çok gösterişli bir şehir kapısı bilhassa dikkati çeker. Modestus adında bir zenginin yaptırarak İmparator Vespasianus adına ithaf ettiği bü­yük bir hamam kalıntısı ile, yakı­nında Korint üslubunda küçük bir mabet vardır. M.S. 147 yılında Patara zenginlerinden Velia Procula ile babasının parası ile yaptı­rılan tiyatrosu hâlâ iyi durumda­dır. Şehrin eski zenginlik ve ticaretinin işareti olan bir de bü­yük hububat ambarı harabesi gö­rülebilir. Hıristiyanlığın ilk yılların­da Havari Paulus burada kalmış ve buradan gemiye binmişti. Bu gün artık Patara limanı dolmuş­tur.

Nikolaos doğduğunda Patara zengin ve mamur bir yerdi. Niko­laos’un hayatı hakkında azizlerin birçoğu gibi, fazla bir şey bilin­mez. Sonraları pek çok efsane uydurularak hayatı süslenmiştir.. Bunlarda gerçek payı olduğu çok şüphelidir. Hububat ticareti ile uğ­raşan varlıklı bir ailenin çocuğu olduğu bilinir. Hayatına dair yazı­lan dini kitaplarda onun „doğdu­ğunda göğün bir hediyesi, ana-babasının dualarının ve verdikleri sadakaların bir meyvesi,“ fakirle­rin bir kurtarıcısı“ olarak dünyaya geldiğine işaret edilmiştir. Daha bebek iken mucizeler yaptığına inanılmıştır.

Yetiştikten sonra da düşkünle­re yardım etti. Çok çaresiz kalan son derecede fakir bir baba kötü yollardan para kazanmak üzere üç kızını satmaya hazırlanırken, evlerine gizlice peş peşe üç altın kesesi atarak aileyi kurtardı. Bu­nun içindir ki Avrupa’da rehincilerde dükkânlarına üç altın top as­mak geleneği doğdu. Aziz Nikolaos da resimlerinde ve iko­nalarında genellikle üç altın top ile tasvir edilmiştir. Nikolaos bir ara Kudüs’e gitmek üzere deniz yoluyla yola çıktı. Denize düşerek boğulan bir gemiciyi dirilti ve fırtınada „Sadece Tanrıya inanın“ de­di. Bu yüzden bütün denizcilerin koruyucu azizi olarak kabul edildi.

Filistin’den döndüğünde, Patara’nın pek az doğusunda yine kıyı­da olan Myra yâni şimdiki Demre’de yerleşti. Burası da evvelce bir limandı. Hatta Havari Pavlus esir olarak Roma’ya götürülürken buraya uğramıştı. Myra Başpiskoposu ölmüştü. Yerine seçilecek ki­şide uyuşma olmadı. Sabah kilise­ye ibadete gelecek ilk kişiyi Başpiskopos yapmaya karar verdi­ler. Bu da Nikolaos oldu. Böylece Başpiskoposluk makamına geçen Nikolaos’un gösterdiği mucizeler devam etti. Bir taraftan da bu böl­gede güçlü olan putperestliğin bü­yük tanrıçalarından Artemis ile mücadele etti. Mabetlerini yıktırttı. Hatta Artemis canlı bir kişiliğe bü­rünerek onu alt etmeğe de çalıştı. Dördüncü yüzyılın başlarında Hıristiyanlara karşı son takibatlar sı­rasında (İmparator Diocletianus veya Licinius zamanında) bir ara hapsedildi.

Nikolaos, Myra Başpiskoposu olarak, Nikaia yâni İznik’de 325’de toplanan Din adamları mec­lisi (Ruhanî meclis-Konsil)’ne katıl­dı. Çok geç bir devirde, Bonaventure (1221-1274) adında bir kilise adamı tarafından uydurulan bir hi­kâyeye göre, Nikolaos İznik yolun­da iken, bir handa konaklayan ve İskenderiye’ye tahsile giderken ve hancı tarafından öldürülen üç tale­benin cesetlerini salamura fıçıları içinde bularak onları diriltmiştir. Böylece onun gençlerin ve öğren­cilerin de koruyucusu olduğuna inanıldı.

Öleceğini önceden bilen Niko­laos 6 Aralık 342’e doğru ölmüş ve Demre’de adına yapılan büyük kilisede bir lâhde konulmuştur. Azizlerin hayatlarını anlatan ve Rum harfleri ile Türkçe olarak 1891’de basılmış bir kitapta ay­nen şunlar yazılmıştır: „Aziz ve Azim Nikolaos pederimizin azizliği­ne hayatında iken herkes kani idi. Öksüzlere, fakirlere, mağdurlara muavenet ve yardım etmekle umumun hürmet ve muhabbetini kazanmış idi. Gemicilikte dahi mahareti olduğundan denize dü­şüp boğulmak tehlikesinde olanları, hayatta iken, denize atı­lıp kurtardı. Çocukların tahsil et­melerine, hüsn-i terbiye görmele­rine, ziyadesi ile dikkat ve itina eder idi. Bütün ömrünü perhiz ve faziletle geçirdi.

Aziz Nicholaos’un yaşamıyla ilgili bir öykü de şöy­ledir;

Nikholaos hacı olmak üzere Kudüs’e gider. Geri dö­nüşünde fırtınaya tutulan gemiyi dualarıyla batmaktan kurtarır, ayrıca denize düşerek boğulan bir denizciyi de diriltir. O günden sonra Aziz Nikholaos ‘denizcilerin de koruyucu azizi olarak kabul edilir.

Nikholaos bir müddet sonra Patara’nın komşu kenti Myra’ya göç eder. Myra Başpiskoposu ölmüş yerine geçecek kişi üzerinde anlaşma sağlanamamıştır. Bunun üzerine sabah kiliseye ilk gelen kişinin başpiskopos ol­ması kararlaştırılır. Aziz Nikholaos kiliseye ilk gelen kişi olarak başpiskopos seçilir. Burada da mucizelerine devam ederek üç generali ölümden kurtarır. Diğer bir öyküsü ise şöyledir:

O yıl Myra’da kıtlık çıkar. İskenderiye’den Byzantion’a (İstanbul) mısır götüren bir gemi Myra’nın limanı olan Andriake’ye uğrar. Nicholaos hemen lima­na koşar ve her gemi başına bir miktar mısır vermeleri­ni ister. Gemiciler Byzantion’a (İstanbul) vardıklarında istemeyerek verdikleri mısırların yerlerinde olduğunu görerek hayrete düşerler.

Hıristiyanlara karşı olan İmparator Diocletianus ve Licinius zamanında Nikholaos da diğer Hıristiyanlar gibi bir ara hapsedilmiştir. MS 325 tarihinde Hıristi­yanlık içindeki problemleri çözmek için İznik’teki (Nikaea) meclis toplantısına Myra Başpiskoposu olarak katılır. Yolda giderken bir handa öldürülerek salamura yapılmış üç çocuğu dirilttiği Bonaventure adlı bir ki­lise görevlisi tarafından iddia edilmiştir. Öğrencilerin de koruyucusu olduğuna inanılan Aziz Nikholaos’un 6 Aralık 343’te 65 yaşında iken öldüğü sanılmaktadır. Myralılar onun adına bir kilise yaparak içindeki lahitte onu sonsuz uykusuna bırakmışlardır.

Haçlı Seferleri sırasında 20 Nisan 1087’de Bari’den gelen tüccarlar kemiklerini çalıp Bari’ye götürmüş ve yaptıkları bazilikaya gömmüşlerdir. Aziz Nikholaos’a ait olduğu sanılan geride kalmış bazı kemikler ise bu­gün Antalya Müzesi’nde saklanmaktadır.

Aziz Nikholaos öldüğünde yapılan kilise veya şapel 529 yılındaki depremle yıkılınca daha büyük belki de bazilika tipinde bir kilise yapılmıştır. Peschlow, büyük apsisin güney tarafında eşit apsisli iki küçük mekân ile bugünkü binanın kuzey yan nefinin büyük kısmının bu ilk yapıya ait olduğunu tahmin etmektedir. Bu kilise VIII. yüzyılda deprem veya Arap akınlarıyla yıkılmış, daha sonra tekrar yenilenmiştir. 1034 yılında Arap do­nanmasının denizden yaptığı akınlarla yıkılmıştır. On yıl harap durumda kalan kilisenin 1042’de Bizans İm­paratoru IX. Konstantin Monomakhos ve eşi Zoe ta rafından tamir ettirildiği kitabesinden anlaşılmaktadır. XII. yüzyılda binaya bazı ekler yapılmış, kilise tekrar onarılmıştır.

XIII. yüzyılda Türklerin eline geçen Myra’da, kili­seyi serbestçe ibadet etmek için kullandığını ve kilisede bazı onarımların yapıldığını anlıyoruz. 1738’de büyük kilisenin yanındaki şapel tamir edilmiştir. 1833- 1837 yılları arasında Anadolu’yu gezen C. Texier, Myra’ya da uğramış ve kitaplarında kiliseden bahsetmiştir. On­dan on yıl kadar sonra 1842 yılı Mart ayında Teğmen Spratt ile Prof. Forbes de Myra’ya gelmiş, kilisenin bir krokisini çıkarmışlar ve kilisenin yanında bir manastı­rın olduğunu görmüşlerdir.

1853 yılında Kırım Harbi sırasında Ruslar kilise ile ilgilenmişler ve burada bir Rus kolonisi kurmak için Anna Golicia adındaki Rus kontesi adına toprak al­mışlardır. Ancak Osmanlı Devleti işin siyasî yönünü fark edince Rusların aldıkları toprakları geri almış, yal­nızca kilisenin onarım istekleri kabul edilmiştir. Böy­lece 1862 yılında August Salzmann adında bir Fransız, Nicholaos Kilisesi’nin onarımı ile vazifelendirilmiştir. Bu restorasyonlar kilisenin aslını bozacak kadar kötü yapılmıştır. Bu restorasyon sırasında 1876’da bugün görülen çan kulesi de ilave edilmiştir.

„Noel Baba“ ve „Noel ağacı“ geleneği

Noel şenliği sırasında ışık ve süslerle donatılan ve genellikle bir çam ağacı olan sembolik ağaç… Olay, ilk elde çamın kışın bile yapraklarını dökmemesi nedeniyle „ölümsüz bir yaşamın simge­sel anlatımı“ sayılıyor. Geleneğin kökeni ise Eski Mısır, Çin ve Yahudilere kadar uzanıyor. Avrupalı putperestler arasında bir zamanlar yaygın olan ağaca tapınma,    Hıristiyanlığı benimsedik ten sonra s ilk önce İskandinav toplumların­da,     şeytanı korkutup kaçırmak ve Noel zamanı kuşlar için bir ağaç hazırlamak üzere evleri ve ambarları ağaç­larla donatmak biçiminde ’sürmekteydi. Almanya’da da kış ortasındaki tatil­lerde evlerin girişine ya da içle­rine „Yule“ ağacı konuluyordu. ‚Günümüzdeki Noel ağacı da Al­manya’nın bu geleneği sürdüren batısından çıktı.

24 Aralıktaki Adem ve Havva yortusunda, Almanlar evlerine bir cennet ağacı dikerlerdi. Üzerine de kutsanmış ekmeği simgeleyen ince ve hamursuz ekmek parçaları asarlardı. Bunların yerini çörekler aldı, giderek İsa’yı simgeleyen mumlar da bu çöreklerin yanma katıldı.

Noel ağacı, 19. yüzyılın başların­da İngiltere’ye ulaştı. Kraliçe Viktorya’nın Alman asıllı eşi Prens Albert in de etkisi ve desteğiyle bu gele­nek yüzyılın ortalarında İngiltere’de yaygınlaştı. Bu dönemde Noel ağaçlarının dalları kurdeleler, katlanmış kâğıt zincirlere asılı, mumlar, şekerlemeler ve kek­lerle süslenirdi. Göçmen Almanlar’ın, 17. yüzyılda Ku­zey Amerika’ya götürdükleri Noel ağacı ge­leneği,  ancak   19. yüzyılda moda ol­du. Gelenek aynı zamanda Avus­turya,   İsviçre, Polonya     ve Hollanda’da da   yayılmıştı. 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında    Noel ağacı Amerikalılar’ın etkisiyle Çin ve Japon­ya’ya da girdi.

Buralarda, Noel ağaçları ince kesil­miş kâğıt süslerle donatılıyordu. Gerçekte bir pagan geleneği olan ve temelde yeni yılın kutlanmasıyla ilintili bulunan Noel ağacı „ 20. yüzyılın“ ortalarında da Türkiye’ye girdi.

Comment here