Bilinmeye Değer

ÇATAL’IN hikayesi

11. yüzyılda bir Bizans prensesi çeyizinde iki dişli bir çatalla Venedik’e gelin gitmeseydi acaba şimdilerde nasıl yemek yiyor olurduk? Tanrının bahşettiği parmakları kullanacağına ‘gereksiz kibarlık’ gösterdiği için ayıplanan Bizanslı prensesle, sofralar teşrif eden çatal arasında neredeyse 700 yıl var.
Tabaktan aldığı yiyeceği ağza taşımakta çataldan çok daha kullanışlı olan ve binlerce yıldır kullanılan kaşık varken, ne oldu da çatal yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası oluverdi? İnsanoğlu o zamana dek çatalı keşfetmemiş ve kullanmıyor değildi. Roma İmparatorluğu zamanında iki dişli çatallar çeşitli yiyecekleri ateşte çevirmek, minicik kürdan benzeri çatallar kabuklu deniz hayvanlarının içini çıkarmak, minik ve uzun iki dişli çatallar derin kavanozlardan yiyecekleri yakalamak için zenginler tarafından kullanılmaktaydı.
17. yüzyıla dek, bugün kullandığımıza benzer çatallar İtalya dışında ‘garip’ bulunuyordu. İtalyanların, 1075’te Venedik Doçu Domenico Selvo ile evlenen Bizanslı prenses Theodora Doukaina vasıtasıyla tanıştıkları çatalı bu kadar benimsemiş olmalarının bir nedeni, makarna ve şehriyenin o zaman bile çok sevilen yiyecekler olmasıdır. Theodora, 1081’de I. Aleksos Komnenos adıyla Doğu Roma İmparatoru olarak tahta çıkacak Aleksos’un kız kardeşiydi.
Zengin Bizans saraylarında şaşaalı bir yaşama alışkın olan Theodora, süslü ve gösterişli bir kadındı. Her gün parfümlü sularla banyo yapar, makyajı için saatler harcardı. Konstantinopolis’ten Venedik’e gelirken, yanında sandıklar dolusu değerli taşlarla bezeli muhteşem kıyafetler getirmişti. Yeni evinde de gardırobunu zenginleştiriyor, bunları özenle giyip tepeden tırnağa parfümlere bulanarak gün boyu sarayda salınıyordu.
Theodora, o dönemde Bizans sarayına göre fazla gösterişli olmayan Venedik sarayı halkı için de son derece dikkat çekici bir kişilik olmuştu. Mücevherleri ve giysileri öylesine abartılıydı ki, sofraya oturduğunda kollarını oynatmakta zorlanıyordu. O dönemin yemek yeme biçimine uygun olarak, tabaktan aldığı yiyecekleri eliyle ağzına götürmesi de bu yüzden imkânsızdı. O da bu iş için özel olarak yapılmış, iki dişli, som altından uzunca bir alet kullanıyordu. Batıda ilk kez Venedik’te, Konstantinopolis’ten gelen doğulu prenses Theodora tarafından kullanılan bu alet “çatal”dı.
Çatal, aslında Bizans sarayına ilk kez Hazar prensesi Çiçek tarafından, çeyiz olarak getirilmişti. Bizans tarihinde “Çiçakyon” olarak anılan bu Türk hanımı sayesinde de Bizans’a yayılmıştı.
Her hareketiyle ilgi odağı olan Theodora, bu alışılmadık sofra adabıyla da hayli dikkat çekmiş, ünü dilden dile dolaşır olmuştu.
Venediklilere Theodora’nın elle yememesini şımarıklık olarak değerlendiriyor, prensesi kuşkucu olmakla suçluyorlardı. Theodora, bir süre sonra beklenmedik biçimde, deri yoluyla bulaşan bir hastalık nedeniyle ölünce de onun tanrı tarafından cezalandırılmış oldu¬ğuna hükmettiler. Ama, zamanla sofralarında “kuşkucu” Theodora’nın çatalına benzer bir alete yer vermekten de kaçınamadılar.
İtalyanca’da çatal “forchetta” olarak adlandırılıyor. Bu kelime, Latince yaba / çatal anlamına gelen “furca” veya “forcone” kelimesinden türemiş. Ancak, İtalyanca’dan hayli farklı olan Venedik diyalektinde, asırlardan beri çatalın çok değişik bir adı var: piron. Aynı kelimenin Yunanca’da da bulunması, Venedikliler ile aralarındaki güçlü ticaret bağlarına işaret ediyor olmalı. Aslında, birbirine iliştirilmiş iki çubuğu tanımlayan bu kelime, İtalyanca’da “pirone” olarak kullanıldığında kaldıracı belirttiği gibi, “pirron / pirronista” şeklinde kullanıldığında da kuşkucu anlamına geliyor. Bu, akıllara şunu getiriyor: Venedik’in Bizanslı gelini Theodora’ya takılan lakap, asırlardan beri sofraların as elemanı olan çatala, her iki dilde de “piron” denmesine yol açmış olabilir.
Çataldan önce ‘punteruolo’ denen tek dişli bir biz kullanılıyor, kaygan ve uzun makarnalar iki ve üç dişli çatallarla yakalanıyordu. Böylece çatal, makarna ile başlayan bu alışkanlıkla tüm yiyecekler için sofradaki yerini aldı.
1608’de İtalya’ya yolu düşen İngiliz seyyah Thomas Coryat, İtalyanların eti bıçakla keserken yerinde tutmak için minik bir çatal kullandıklarından bahsetmiş. Önceleri garip gelse de, İngiltere’ye döndüğünde yeni alışkanlığını devam ettirdiği için yakın arkadaşları ona şakayla karışık Lucifer isminden bozma “Furcifer” (Çataltutan) ismini takmışlar. 1610’da şair Nicholas Breton, “Ağzımıza ekin atmıyoruz, et yemek için çatala ne hacet!” diyerek çatal kullanmayı pek erkekçe bulmadığını belirtmiş.
1700’lü yıllara gelindiğinde, çatallar neredeyse Avrupa’nın tamamında kullanılır olmuştu. Yeni sofra adabı, artık elleri yemekle kirletmemeyi bir kibarlık göstergesi sayıyordu. Çatal zenginlerin sofra takımlarında kendine yer edinmişti ama bıçak ve kaşıklar hâlâ çok daha fazla satılıyordu. Çatalın yaygınlaşması, porselen düz tabakların eski çanakların yerini alması ile aynı zamana denk düşer. Yayvan tabaklar ve çatal-bıçak kullanarak kibar yemek yeme adabı zirveye Victoria döneminde ulaştı.
O döneme gelene dek, bıçak, çatal ve kaşık son derece kişisel eşyalar sayıldığından herkes kendi takımını yanında taşıyordu. Sadece kendi evlerinde değil, misafirlikte ve seyahat sırasında konakladıkları hanlarda da kendi takımlarını kullanıyorlardı. Bu takımlar deriden bir kılıf içinde, bıçak ve çatalın sapları kendi üzerine katlanarak batmasını engelleyecek şekilde yapılıyordu.
Çatalın kaşık ve bıçak kadar yaygın kullanıma girmesiyle birlikte zengin sofralarında bir ‘çatal korkusu’ oluştuğundan da söz etmek gerekir. Tabağın yanına dizilen çeşitli çatallardan hangisinin neyi yemekte kullanılacağını bilmek önemli bir göstergeydi. Örneğin, gerçek aristokratlar çatal yerine ne zaman parmaklarını kullanacaklarını iyi bilirlerdi. Parmaklar kraker, minik turplar, çilek ve zeytin yerken kullanılmalıydı. Kendini asilzade olarak yutturmaya çalışan birinin, Kardinal Richelieu ile yemekteyken zeytine çatal batırması üzerine kendini ele verdiği söylenir. Bunların dışında kalan tüm yiyecekler için en kibar yemek yeme şekli çatalla olandı. Çatal bıçağa göre daha tehlikesiz, kaşığa göre daha temiz ve yetişkin işi olarak görülmeye başlanmıştı. 1900’lerin ortalarında İngiliz zengin sınıfı arasında bir dönem moda olan ‘çatallı’ öğle veya akşam yemekleri bıçak ve kaşığı tamamen devre dışı bırakmıştı.
İngiliz sofra adabının kuralları, yemeğin sonuna dek çatal ve bıçağın elden bırakılmamasını öğütlüyordu. Bu arada Amerikalılar da bıçağı sağ elle tutup tabaktaki tüm yemeği küçük parçalara bölerek, sonra çatalı sağ ele alıp tabakta ‘zikzaklar çizerek parçaları toplamayı kibar buluyorlardı.
Bugün çatal yemek kültürümüzün o kadar değişmez bir parçası olmuştur ki Karl Marx Gründrisse’de “Çatal ve bıçakla yenen pişmiş etle doyurulan açlıkla, elle yenen çiğ etle doyurulan açlık farklıdır,” diye yazma gereği duymuş. Çatallar salt nasıl yediğimizi değil, neyi yediğimizi de değişikliğe uğratmıştır desek yanlış olmaz.

Comment here