Allgemeines der geschichte

Büyük İskender

 

BÜYÜK İSKENDER VE ASYA SEFERİ 

İskender veya III. Aleksander, İskender Rumi, İskender Yunani (Yunanca: Μέγας λέξανδρος (Megas Aleksandros)) Makedonyalı İskender olarak da bilinir (20 Temmuz M.Ö. 356, Pella, Makedonya – 10 Haziran M.Ö. 323, Babil), M.Ö. 336 – M.Ö. 323 yılları arasında Makedonya kralı ve tarihteki en büyük imparatordur. Makedonya kralı II. Filip’in oğlu.

Pers İmparatorluğu’nu yıkarak Yunanistan’dan Hindistan’a kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmuş, Eski Yunan uygarlığının Doğu’ya yayılmasında etkili olmuş ve efsanevi bir kahramana dönüşmüştür.

Gençliği ve tahta geçişi
II. Filip ile Epeiros (Epir) kralı Neoptolemos’un kızı Olimpias’ın oğlu olan İskender, 13-16 yaşlarında Aristo’dan aldığı derslerin etkisiyle felsefe, tıp ve bilime ilgi duydu. Babası II. Filip’in Byzantion’a saldırdığı M.Ö. 340’ta Makedonya’yı yönetti ve bir Trak kabilesini yendi, iki yıl sonra II. Filip’in Yunanlılara karşı kazandığı Kaironeya Çarpışması’nda ordunun sol kanadına komuta etti.
II. Filip’in öldürülmesinin (M.Ö. 336) ardından komutanlarca kral ilan edildi. Öncelikle bütün olası hasım ve rakiplerini öldürttü. Babasının sağlığında Asya seferini gerçekleştirmek üzere oluşturulan, Korintos’taki Helen Birliği sinhedrion’da (meclis) bu birliğin hegemonu ve başkomutanı seçildi. Delphoi üzerinden Makedonya’ya dönerken M.Ö. 335 ilkbaharında Trakya’ya girdi. Şipka Geçidini aşarak Triballileri (Triballoi) ezdikten sonra Tuna’nın öbür yakasına geçerek Getaları dağıttı. Ardından batıya dönerek Makedonya’yı istila etmiş olan Hiryalıları yendi. Bu sırada öldüğüne ilişkin söylentiler üzerine Atina’da ayaklanma patlak verdi. Bu ayaklanmanın ardında hem yeni Pers kralı III. Dara’nın mali desteği, hem de Demostenes’in çabaları yatıyordu.

Askerlerini günde 30 km gibi o çağa göre çok yüksek bir hızla ilerleterek Yunanistan’a giren İskender, tapınaklar ve şair Pindaros’un evi dışında bütün Teb’i yerle bir etti. Yaklaşık 6 bin kişinin öldürüldüğü, sağ kalanların köle olarak satıldığı bu sindirme hareketi sonunda bütün Yunan Devletleri Makedonya üstünlüğüne boyun eğdi.

Asya’nın fethi
Tahta çıkışından beri Pers İmparatorluğu’nu ele geçirmeyi tasarlayan Büyük İskender, II. Filip’in kurduğu orduyu beslemek ve 500 talente ulaşan borçları ödemek için gerekli kaynakları bulma düşüncesiyle hemen sefer hazırlıklarına girişti. Kral naibi olarak yönetimi Sibon’lu Antipatros’a bıraktıktan sonra M.Ö. 334 ilkbaharında toplam 30 bin piyade ve 5 binin üzerinde süvariden oluşan ordusuyla yola çıktı. Bu ordunun içinde 14 bin Makedonyalı ve Helen Birliği’ne bağlı 7 bin asker yer alıyordu. Silah ve güç dağılımı açısından çok iyi düzenlenen orduya mühendis, mimar, bilim adamı, saray görevlisi ve tarihçiler de eşlik ediyordu.

Genç Makedonya kralı ve Korint Birliği şefi Büyük İskender (hegemon) İÖ 334 ilkbaharında birliklerini tekrar hare­kete geçmeye hazırladı. Baba tarafın­dan akrabası Akhilleus’un mezarına bir defne çelengi bıraktığı Troia’yı yeni terk etmişti ve aynı esnada arka­daşı Hephestion aynı şeyi Patroklos’un mezarında yapmaktaydı. Daha sonra geleneğin emrettiği gibi çıplak olarak, beraberce İliada kahramanları adına yapılan bir yarışa katılıp yeni­den Akhileus ve Patroklos’u canlan­dırmışlardı. Aynı zamanda zırhını, karşılığında Troia Savaşı’ndan kalma bir kalkan alarak Troialı Athena kül­tüne adamıştı.

Birkaç hafta önce, baharın başında, Styrmon’un (Karasu) ağzındaki Amphipolis’te kendi Makedon birliğiyle, Korint birliğinden Yunanlı müttefik­lerinin birliklerine katılmıştı. Buradan ordusu, 180 trireme’den (savaş gemisi) oluşan bir donanmayla korunan 400 ticaret gemisinden oluşan filosuna ulaşmak için 550 kilometreyi 20 gün­de alarak Çanakkale Boğazı üzerinde­ki Sestos’a ulaşmıştı. Diodoros gemi­sinden kıyıya erişme sahnesini şöyle yazar: “Mızrağını fırlatıp toprağa sap­ladıktan sonra toprağa atlayan ilk Ma­kedonyalı oldu ve Tanrıların Asya’sını mızrağıyla fethedeceğini ilan etti.” Daha sonra burada sunaklar kurup Zeus, Athena ve anne tarafından dede­si Herakles’e kurbanlar adadı. Bu ce­sur genç adam için Tanrıların koruyu­culuğu çok önemli görünmekteydi. Aslında Ege’den İndus’a, Libya çölle­rinden Orta Asya’ya uzanan, belki de büyüklüğünün farkında olmadığı, bir imparatorlukla ve hikâyelere göre de­vasa deniz filoları ve ordulara hükme­den efsanevi zenginlikte bir kralla kar­şılaşmaya hazırlanmaktaydı. İskender ise sadece bir ay boyunca masraflarını karşılayabileceği rakibinin yarısı bü­yüklüğünde bir filoya, içindeki ana kütleyi çok az güvenebileceği Hellenlerin oluşturduğu 50 bin askerlik bir orduya sahipti. Yine de genç kral ka­derine inanmaktaydı.

Pers savaşlarından beri Hellen ta­rih yazımı Yunanlıların barbarlara ah­laki ve politik üstünlüğünü ortaklaşa anlatmaktaydı. IO 4. yüzyılda impara­torluk gerileme içinde, askeri bakım­dan zayıflamış, harem entrikalarıyla yozlaşmış ve lükse dalarak zayıflamış Perslerce yönetilen geniş bir gövdeye dönüşmüştü. Burada İÖ 401 ve İÖ 399 arasında “onbinlerin” başarılarını ve İÖ 396’da Sparta Kralı Agesilas’ın Asya seferini hatırlamak gerekir. Hel­len yazarlar Persleri memnuniyetle doğuştan köle ve doğal olarak Hellenleri onların doğal efendileri olarak tasvir etmekteydiler.

Dolayısıyla İskender’in harekete geçirdiği ordunun morali çok iyi du­rumdaydı, bu ordu özellikle önce ba­bası Philippos’un ve babasının İÖ 336’da öldürülmesinden sonra İsken­der’in askeri seferleriyle biçimlenmiş çekinilesi bir savaş makinesiydi.

İskender’in Ordusu

Quinte Curce’nin anlatımı ile; “Makedon safları evet yabani ve sert­tiler ama kalkanları ve mızrakları ile sarsılmaz bir seçme kahramanlar bir­liği oluşturmaktaydı. Falanks adını verdikleri piyadelerin oluşturduğu güçlü bir formasyondu. Bu dizilişte insanlar insanlara, silahlar silahlara bağlı şekilde, saflarını korumayı ve flamaları takip etmeyi öğrenmişlerdi. Cepheden karşılaşma, çevirme, bir kanada yüklenme, geri dönüş… Veri­len emir ne olursa olsun, askerler uy­gulamada komutanları kadar beceri­liydi”. Seferin başında İskender’in 12 bini Makedon falanks olmak üzere 3 2 bin piyadesi vardı.

IÖ 5. yüzyılın başında I. İskender bu phalanksı yaratmış ve soyluların süvarileriyle eşit konuma getirmişti, amaç askeri olduğu kadar politikti de. Aslında Makedon Krallığı mutlak bir monarşi değildi; hanedanlığın ilk baş­larında kral, eşitler arasında birinci (primus inter pares) idi ve bu ortamda piyade yoldaşlar kralın soylulara karşı halkı yandaş almasını sağlamaktaydı. Yine Quinte Curce’ye göre, “Kadim bir Makedon âdeti önemli sorunların kral tarafından ortaya konup ordu ta­rafından -barış zamanı halk- değer­lendirilmesini öngörmekteydi ve eğer kral otoritesini kabul ettiremezse hiç­bir siyasi güce sahip değildi”.

Ancak asıl Philippos döneminin en iyi piyadesi Makedon phalanksının ya­ratıcısı sayılmalıdır. Arrien’e göre ise İskender birliklerini denetlerken ba­basının hakkını şu sözlerle teslim eder:

“Philippos sizleri yoksul ve aylak olarak, hayvan postlarına sarılı vazi­yette, dağların tepesinde hayvan gü­der ve İllirya, Triballes veya Trakyalı­larla zavallı çatışmalar sürdürürken bulduktan sonra, sizlere taşımanız için hayvan postları yerine yün mantolar verdi, sizleri dağlardan ovalara indirdi ve sizleri komşu barbarlarla savaşacak düzeye getirdi…”

Philippos’un gençliği döneminin en önemli komutanı olan Thebaili Epaminondas’la geçmişti. Bu komu­tan geleneksel hoplit (İskender’in pi­yadeleri) mızrağını uzatıp, adamlarını daha küçük ve daha hafif bir kalkanla donatmıştı. Onun daha hareketli ve rakiplerin mızraklarından 1.5 kat daha uzun mızraklarla donanımlı askerleri “çizmeliler” (iphicratides), ağır zırh­larla donanmış hoplit saflarını yenme becerisine sahiptiler. Bu model üzerinden Philippos kendi Makedon phalanksını organize etti ve onlara “yaya yoldaşlar” (pezhetairoi) adını verdi. Polyen’in anlattığına göre adamlarına zırh ve yiyeceklerini taşıyarak yaptır­dığı günde 300 stadia’lık (53 kilomet­reden fazla) yürüyüşlerle güçlendirdi. Ayrıca silah taşıyıcı sayısını 10 askere bir yardımcı seviyesine indirerek bir ilklerinin hareket kabiliyetini iyice arttırdı. Aynı zamanda yakın dövüşte düşmanın yakalayıp avantajına kullan­maması için ordusuna sakallarını kes­melerini de emretmişti.

Yaya yoldaşlar phalanksı, aynı böl­gelerden gelen ve kendi yerel aristokratlarınca yönetilen yaklaşık 9 bin adamdan oluşmaktaydı. Her birinde 1500 adam olan altı ünite şeklinde örgütlenmişlerdi.Temel silahları saris’ti. Bu Yunan ve Pers mızraklarının (kargılarının) iki katı, yani uzunluğu 4.5-5.5 metre ara­sında değişen kızılcık ağacından bir mızraktı, sapının farklı parçaları tunç halkalarla tutturulmuştu. 51 santimet­relik bir uca sahipti ve diğer ucunda da ağırlığı dengelemek için daha kü­çük bir parça mevcuttu. Saris 6 ile 7 kilogram arasında değişen ağırlığı ve iki elle tutulma gerekliliği yüzünden Yunan hoplitinin ağır kalkanının kullanılamamasına neden olmaktaydı. Kalkanları yaklaşık 60 santimetre çapındaydı ve sol omuzlarına yaslanmış bir şekilde boyunlarına asılıyordu. As­kerlerin büyük bölümünün vücut ko­ruyucuları bir tunç miğfer ve bir ba­cak koruyucudan oluşmaktaydı. Bazı­ları subaylar gibi keten katlardan oluş­turulan zırhlar veya sadece göğüsleri­ni koruyan yarım zırhlar taşımaktay­dılar. Yakın dövüş için çoğunluğunda sadece bir hançer veya bir kısa kılıç mevcuttu.

Üçüncü hatta dördüncü sıranın mızrakları phalanksın cephesine ulaş­maktaydı. Issos’ta olduğu gibi genelde phalanksın 8 sıralık bir derinliği mev­cuttu, dördüncü sıradaki adamlar düş­manın oklarını engellemek için sarislerini dikey olarak tutarlardı.

Phalanks, herbiri 1000 adamdan oluşan 3 kalkan taşıyıcı alay (hypaspistes chiliarchies) tarafından destek­lenir. Bunlar normalde süvariler ile yaya yoldaşlar arasında safları koru­yacak şekilde yerleştirilirlerdi. Bu üç alay iki standart kalkan taşıyıcı ve bir kraliyet alayı (hypaspistai basilikoi) şeklinde düzenlenmiştir. Kraliyet ala­yı bizzat kral tarafından en değerli as­kerler arasından seçilirler ve kişisel muhafızlarını (agema) oluştururlardı. Issos’tan sonra İskender kalkanlarını gümüşle kaplatmış ve adlarım argyraspides’e (gümüş kalkanlar) çevir­mişti, falanks gibi düz arazide savaş­mak için eğitildilerse de gerektiğinde sarislerini bırakıp daha kısa bir mız­rak alarak kale kuşatmaları, takip ve sarp arazide savaşma becerilerine sa­hiptiler.

Hellen ve Balkan Kökenli Birlikler

Korint Birliği’nin 7 bin piyadesi ve 5 bin Yunan paralı asker büyük ölçü­de geleneksel formasyonlarda savaş­maya alışıktı. Bunlar Makedon phalanksıyla rekabet edecek düzeyde de­ğildi ve muharebelerde genelde özel olarak belirlenmiş görevleri üstleni­yorlardı. Paralı askerler özellikle uz­manlaşmış grupları barındırmaktaydı: Örneğin Giritli okçular veya özellikle Rodos’tan gelen sapancılar gibi. Gi­ritliler siyah giysileri ve tunç halka­larla tutturulmuş iki yivli geyik boy­nuzundan yayları ile tanınıyorlardı. Sapan kullanıcılar ise üzerinde “al bu­nu” gibi ironik yazılar bulunan kurşun sağan taşları kullanmaktaydı.

Balkan kökenli (İlliria, Triballes, Agrianes ve Odrysses) birliklerin 7 bin 500 adamı hafif piyadeleri (peltastes) oluşturuyordu. Bu askerler adları­nı kalkanlarından alırlardı. Kalkanları (pelta), yarımay şeklindeki deriyle kaplanmış sazlardan oluşuyordu. Cirit (kısa mızraklar) ve bazen mızraklarla silahlanan hafif piyadeler özellikle ta­ciz ve takip için donatılmışlardı.

Kaynaklarda en çok geçen birlikler ise agrianeslerdi. Bütün zor görevleri, takipleri ve zor durumda kurtarıcı ro­lünü üstleniyorlardı. Modern Bulga­ristan’da yer alan Vitona Dağı köylü­lerinden oluşan bu adamlar, bugün Sofya’nın olduğu yerdeki bir kabile­nin üyeleriydi. Ortak düşmanları Traklara karşı Makedonların müttefikiydiler. Genelde süvarilerle eşgü­dümlü savaşan akıncılardı ve fırlatmak üzere uzun mızrak kullanırlardı.

Süvari

Seferin başında İskender’in 5 bin 100 süvarisi vardı. Bunlar P anneni -on’un oğlu Philotas komutasında 1800 Makedon, Harpalos’un oğlu Kallas’ın komutasında 1800 Teselyalı, Erigyos’un komutasında 600 Yunan ve Balkan kökenli ile keşifçi (prodromoi) olarak kullanılan Kassandros ko­mutasında 900 Trak’tan oluşuyordu. Bu birliğe, Parmenion komutasında halen Asya’da bulunan bin kadar süva­ri de katılmıştı. Dolayısıyla Asya’ya ulaştığında emri altında 6 binden bi­raz fazla süvari bulunmaktaydı. Bu bir Yunan ordusu için önemli bir rakam­dı ama büyük kralın kaynaklan göz ö-nüne alınırsa son derece yetersiz bir sayıydı. Yine de İskender zaferlerini büyük ölçüde bu süvari sayesinde ka­zanacaktı. Makedonlar ne İranlılardan daha iyi binicilerdi, ne de atlan onlarınkinden daha üstündü. Tek üstün­lükleri zırhları ve taktik organizasyon­larıydı. Bu birlikler rakibi örsün üze­rinde ezen çekiç rolü için eğitilmişler­di. Hücumda en önemli görevi üstlenecek ağır süvari fikri de Philippos’tan gelmişti. O da Teselya süvari­sini yaratan tiran Jason’dan esinlen­mişti. Philippos’un ilk yaptığı süvari­lerinin koşum takımlarını geliştirmek olmuştu, daha sonra İÖ 341/340’taki Kral Ateas’ın İskitlerine karşı muzaf­fer seferinden ganimet olarak 20 bin at getirmişti. Bu atlar görece daha ufak boyutlarına karşın, Makedon ve Teselya atlarından çok daha üstündü­ler. Ayrıca antik dönem atlarında nal yoktu ve ordu büyük miktarda at telef etmekteydi. İskender’in de üç kere sü­varisinin tüm atlarını değiştirdiği bi­linmektedir.

Yol Arkadaşları

Yoldaşlara aynı zamanda asil süva­riler de denmekteydi. Philippos’un ik­tidarının başında 600 olan sayıları, da­ha sonra 2 bin 800’e kadar çıkmıştı. İskender onlardan 1800’ünü Asya’ya getirmişti. Bunlar zırhlı süvarilerdi ve aşağıya doğru genişleyen bir zırh ve Beotia usulü miğferler taşıyorlardı. Yaklaşık 4 metre uzunluğunda xyston adı verilen bir mızrak taşımaktaydılar. Üzengilerinin olmaması mızrağın yukarıya doğru gövdelerinin ortasına gelecek şekilde taşınmasına yol açıyordu. Geleneksel Hoplit mızrağın­dan daha uzun olan bu mızrak ve Iskitlerden öğrenilmiş köşeli formasyon rakibi delmelerini sağlamaktaydı. Bu donanım, tek tarafı keskin bir tür pala (kopys) ile tamamlanıyordu.

Yol arkadaşları arasında kraliyet bölüğü kralın korunmasından sorum­luydu. Bunlar seçkin soylulardan olu­şuyordu. Philippos bu elit gruba ya­bancıları da kabul ediyordu. Örneğin Kardialı Eumenes veya Giritli Nearchos gibi Hellenler veya İÖ 352 ile İÖ 345 arası Pella’ya sığınan Artabazes gibi Persler mevcuttu. Yol arkadaşları genelde sonucu belirleyici saldırının yapıldığı sağ kanada yerleştirilirlerdi.

Teselyalı ve Trakların oluşturduğu Parmenion’un komutasındaki süvari­ler ciritlerle silahlanmıştı ve sol kanat­ta yer alırlardı. Keşifçi veya takipçi prodromoiler onlara destek olurdu.

Komuta Kademesi

Küçük bir soylu grubu yakın koru­malar (somatophylax basilikos) unva­nına sahipti ve genelde ordunun çeşit­li bölümlerine kumanda ederdi. İsken­der’in yanında Parmenion gibi sık sık tavsiyeleri İskender’in canını sıkan, Philippos’un kuşağından tecrübeli su­baylar vardı. Ancak İskender beraber büyüdüğü yakın arkadaşı Hephestion, süt kardeşi, kraliyet bölüğünün komu­tam Kleitos gibi kendi yaşlarında ko­mutanları gittikçe tercih etmekteydi. İskender’in oyun arkadaşları ve page (daha üst bir soylunun yanında hizmet eden genç soylu) olarak büyüyen bu gençler Philippos tarafından yaratılan ve kralın çocukları (basilikoi paides) olarak adlandırılan bir organizasyonla şekillendirilmişlerdi. Arrien’e göre Philippos “Makedon soyluların ergen­liğe ulaşan çocuklarını kralın hizmetine vermelerini mecbur kılmıştı”. Kra­lın odasının güvenliğini sağlıyor ve kral binmeden atını hazırlıyorlardı ve kralın masasında yemek yeme ayrıcalı­ğına sahiptiler. Quinte Curce’ye göre “bu kurum Makedonlar arasında subay ve valiler için bir çekirdek oluşturmak­taydı ve ardılları Roma’nın önünde yok olana kadar Makedonları yönete­cekti”. Bu bir çeşit askeri ve idari okul­du ve Philippos’un fetihleri için ihtiyaç duyduğu subay ve yöneticileri sağlı­yordu. Bunun ötesinde, kraliyete bü­yük ailelerin sadakatine güvenebilmek için gerekli rehineleri sağlamak gibi bir ikinci işlevi de vardı.

Ordu ayrıca kuşatma makineleri, koçbaşları, katapultlar, balistalar gibi aletlerin yapımından sorumlu mühen­dis ve teknisyenlere sahipti. Bunlar aynı zamanda istihkâmcıların kazı ça­lışmalarından kuşatma merdivenlerinin boyutlarının hesaplanmasına bir­çok operasyondan sorumluydu. Ayrı­ca yolların inşası ve orduya su temini de onların sorumluluğundaydı.

Bunlara demirciler, marangozlar, terziler gibi pek çok meslekten oluşan profesyonelleri, uşak ve köleleri ve ta­bii ki soyluların eğlenceleri için ge­rekli dansöz, müzisyen ve odalıkları da eklemek gereklidir. Ayrıca bunlara bir de tüccarlar, fahişeler ve askerlerin gayrı meşru çocuklarından oluşan (İÖ 325’te sayıları 10 bini bulmuştu) bir kalabalık da eklenebilir.

Asya’nın Fethi

Asya’nın istila hareketine karşın Dareios bütün birliklerini harekete ge­çirmeyi düşünmedi. İÖ 337’den beri Troas bölgesinde bulunan Parmenion’un öncü birlikleri sayesinde Makedonların niyetlerinden haberdardı. Ama yerel birliklerin idaresini emanet ettiği Rodoslu Memnon birçok kere Makedonları yenilgiye uğratmıştı. Üs­telik 300 gemilik Pers donanması, İskender’inkinden çok daha üstün bir güçtü. İşte bu aşırı kendine güven da­ha sonra Perslere çok pahalıya mal ola­caktı. Çanakkale Boğazı’nın geçişe en­gel olmak için çok geç kalan Pers or­dusu Abydos’un doğusundaki Zela’da konumlandı, İki farklı strateji karşı karşıyaydı: İskender’in lojistik güçlük­lerinin farkında olan temkinli Mem­non toprakları yakarak geri çekilme stratejisini önermekteydi ancak Pers komutanlar büyük kralın korumalarına verdiği topraklara zarar vermeyi reddettiler. Dolayısıyla Pers ordusu neh­rin doğu kıyısında güçlü bir savunma mevzii oluşturdukları Granikos kıyısı­na yerleştiler. Bu pozisyon Makedonların doğuya doğru yürüyüşünü engel­lemekteydi. Pers ordusu nehir kıyısına konumlanmış 20 bin süvari ve süvari­nin bulunduğu ovaya hâkim tepelerde Memnon komutasında 20 bin paralı Yunan piyadesine sahipti. İskender karşı kıyıya geçtikten sadece 3 gün sonra hızla Granikos’a yürüdü. Yanın­da seçkin askerlerinden 13 bin piyade ve 5 bin 100 süvari getirmekteydi. Öğ­leden sonra başlarında izcileri düşma­nın pozisyonunun detaylarını eline ulaştırmıştı. Yaşlı general Parmenion kamp kurmayı ve ertesi gün nehri geç­meyi önerdi. Aslında hızlı akışlı ve yer yer derin olan nehir iki ordu arasında önemli bir bariyeri oluşturmaktaydı. Üstelik geçişin yarattığı karmaşa yü­zünden ordu karşı kıyıya geçtiğinde olası bir Pers atağına karşılık koruma­sız kalabilirdi. İskender’in Granikos’u geçişi, babasının geliştirdiği taktiklere tipik bir örnek sayılabilir.

Parmenion komutasındaki sol kanatı üç Makedon phalanksından (4 bin 500 adam) oluşuyordu ve 1800 Teselyalı, 600 Yunan ve 150 Trak sü­vari tarafından korunmaktaydı. İsken­der’in komutasındaki sol kanat ise 3 Makedon phalanksı (4 bin 500 adam) ve hippaspistesler (3 bin adam) dışın­da 600 keşifçi (prodromoi) ve 150 peoniens ve yol arkadaşlarının 1800 zırhlı süvarisinden oluşuyordu. Sağ kanadın en dışına 500 agrianes ve 500 okçu yerleştirilmişti. İlk hücum peoniens, keşifçi ve kraliyet alayı ile des­teklenen bir yol arkadaşları bölüğüne verilmişti. Bu bölük kendilerini kur­ban ederek Pers süvarisini tutarken, İskender düşman saflarına Agrianes ve okçularıyla saldırdı. Hemen ardın­dan kendisi de kraliyet süvarilerinin başına geçerek çekilmekte olan yol ar­kadaşları bölüğünü takip eden Pers süvarilerine acımasızca saldırdı. Bu saldırı kanlı bir göğüs göğüse dövüşü başlattı ve İskender iki Pers komutam öldürdükten sonra Spithridates’in ölümcül bir darbesine hedef olmak üzereyken, onun kolunu bir kılıç dar­besiyle kesen Kleitos sayesinde hayat­ta kalmayı başardı. Perslerin sol kana­dı yandan Agrianes ve okçular ile üs­tüne İskender’in baskısına dayanama­yıp çöktü. Bunu phalanksın ve kalkan taşıyan alayın baskısına dayanamayan merkezin çöküşü izleyince, Pers süva­rileri geri çekilmek zorunda kaldı. Bu­nun üzerine paralı asker piyadeler çevrilerek katledildiler, hayatta kalan 2 bin tanesi köle haline getirildi ve Makedonya’ya madenlere çalışmaya gönderildi. Takip edilmedikleri için Perslerin kayıpları 1000 civarında kal­mıştı. Buna karşılık Makedon kayıpla­rı sadece 60 süvari 30 kadar piyade ve İskender’in cesaretleri savaşı kazandırdığı için heykellerini dikerek kah­ramanlar ilan ettiği 25 yol arkadaşıdır.

Granikos’tan Ephesos’a

Zaferin hemen ardından İskender Hellespontos Phrygia’sı satraplığının başkenti Daskyleion’u ele geçirdi. Bu­raya yeni bir satrap atandı ve halk da­ha önce Dareios’a verdiği vergilerin eşit miktarını İskender’e vermeye mecbur edildi. İskender’in siyaseti ga­yet açıktı; Pers İmparatorluğu’nun yönetim sisteminin aynen devamını arzulamaktaydı. Sadece bu organizas­yonun yönetimini kendi üzerine al­mak niyetindeydi. Hemen ardından Anadolu’nun batısındaki Pers hâkimi­yetinin merkezi ve Lydia satraplığının başkenti Sardeis’i ele geçirdi. Olası­lıkla Granikos yenilgisinin umutsuz­luğu içindeki Mithrenes kenti ve hazi­nesini direnmeden teslim etmişti. Mithrenes bu genç fatihle işbirliği ya­pan ilk Pers soylusuydu ve onun son­rasında Pers elitlerle işbirliği yapmak İskender’in imparatorluk politikasının temel taşlarından biri halini alacaktı. Gerek Sardeis’te gerekse Daskyleion’da Pers İmparatorluğu yönetim yapısını olduğu gibi bıraktı, sadece as­keri, idari ve mali yöneticilikler Ma­kedonlara devredilmişti. Bir yandan kıyıdaki Yunan kentleri birer birer si­lah bırakırken, İskender ordusunun geri kalanıyla Ephesos’a doğru yürü­yüşe geçti. Burada da Pers garnizonu kenti terk etti ve kent kapılarını fatih­lerine kolayca açıverdi. Orada demok­rasiyi tekrar kurduktan sonra tüm öz-gürleşen Yunan kentlerinin demokra­siye geçmesini emretti. Pers iktidarı genelde yerel tiranlara dayalıydı. İs­kender Ephesos’ta tiran ailesinin ve yandaşlarının katledilmesini engelledi ve kentlerin vergi ödemelerine bir son verdi. Bunun karşılığında bu kentler süregelen savaşa mali katkı yapmak zorundaydı. Dolayısıyla kentler tama­men özgürlüklerini elde etmemişlerdi ve Pers garnizonlarının yerini kısa zamanda Makedon garnizonları aldı. Her ne kadar panhellenik propaganda kapsamında İskender kendini “Hellen kentlerinin özgürleştiricisi” ilan ettiy­se de aslında büyük kralın takipçisi olarak toprakların ve insanların yeni efendisine dönüşmüştü.

Ephesos’tan Gordion’a

Ephesos’tan sonra İskender 400 gemiden oluşan bir Pers filosuna kar­şın Miletos yolunu tuttu. Bir sıra Yu­nan gemisi limanın ağzını bloke ede­rek Pers filosunun müdahele etmesini engelledi. Denizden kopan ve kara ta­rafından kuşatılan kent İskender’in eline düştü. Bunun üzerine Dareios’un, Anadolu’nun güneyinin komu­tanlığını verdiği Memnon yönetimin­deki Pers donanması bugünkü Bod­rum’un bulunduğu yerdeki Halikarnassos’a çekildi. Karia’nın başkenti müthiş surlarla çevriliydi. 2 metre yüksekliğinde katapültlerle (fırlatma makineleri) donatılmış bir duvar pek çok kuleyle desteklenmekteydi ve çev­resinde geniş ve derin bir hendek var­dı. Bu duvarı aşan saldırganlar, kendi­lerini iki iç kalenin karşısında bulu­yorlardı. Kent Hellen paralı askerler, Pers birlikleri ve limanda konuşlanan donanmanın bir bölümü tarafından korunmaktaydı. Kent antik dönemin bilinen bütün teknolojileri kullanıla­rak saldırıya uğradı. Hendek doldu­ruldu, istihkamcılar kuleleri tahrip etti, koçbaşları ve katapültlerle duvar­lar delindi. Birlikleri saldırılar ve kar­şı saldırılarla yıpratıldı. Artık direnemeyeceğini düşünen Memnos iki iç kaleye doğru çekildi. İskender burada bir yıl daha direnecek olan bu birlikle­ri kuşatılmış durumda tutmak için bir birliğini burada bıraktı ve kendisi ka­lan askerleriyle seferine devam etti.

Bir yandan bir grup askeriyle Lykia ve Pamphylia’ya doğru kıyıların kon­trolünü sağlamak için ilerlerken Parmenion ile birliklerinin büyük bölü­münü Anadolu platosunun ve onun zengin tarım ürünlerinin kontrolünü sağlaması için Sardeis’e yolladı. Lykia ve Pamphylia’nın fethinden sonra, İs­kender kuzeye Gordion’a doğru çık­maya başladı. Lykia’daki Perge’yi içerlere doğru ilerlemek için terk etti­ğinde kış iyiden iyiye bastırmıştı. Termessos ve Sagalassos gibi Pisidia kentlerini ele geçirdikten sonra İsken­der ele geçmez surlarıyla ünlü Kelainai (bugünkü Dinar) için Phrygia’ya girdi ama kent direnmeden teslim ol­du. Burada birkaç günlük bir dinlen­meden sonra ordusunu Parmenion’un komutasındaki geri kalan bir­likler ve Makedonya’dan gelen takvi­ye güçleriyle birleştireceği Gordion’a (Ankara yakınları) yöneldi. İsken­der’le ilgili en meşhur hikâyelerden biri de Gordion’da gerçekleşti. Gordion akropolünde söylendiğine göre Zeus tarafından ünlü Phryg Kralı Midas’a adanmış bir araba yer almaktay­dı. Efsaneye göre arabanın boyundu­ruğunu araba okunu bağlayan düğü­mü çözen kişi asyanın hâkimi olacak­tır. Bir versiyona göre İskender düğü­mü çözmeye çalıştıktan sonra iki par­çayı birbirine bağlayan keneti kaldıra­rak arabayı ikiye ayırır. Bir başka ver­siyon ise kılıcıyla düğümü ikiye ayır­dığı şeklindedir. Hangi versiyon olur­sa olsun ki ikincisi açık ara daha etki­leyicidir, öngörü açıktır, İskender As­ya’nın hâkimi olacaktır.

Gordion’dan îssos’a

IO 333 yazı sonunda İskender Memnon’un ölüm haberini aldı. Ha­ziran ayındaki ölümü Persler için ağır bir darbe olmuştu. Aslında komuta­sındaki 300 trireme (savaş gemisi) ve sonsuz mali olanaklarıyla ilkbahardan beri Memnon Ege’de etkili bir saldırı gerçekleştirmekteydi. Halihazırda Kios ve Lesbos’u ele geçirmişti ve savaşı Avrupa’ya taşıma tehditi oluşturuyor­du. Yerini alan yeğeni Pharnabazos çok daha az girişkendi ve sadece Lesbos’taki Mytilene kuşatmasına kon­santre olup Ege’deki inisiyatifi Make­don ve müttefik Korint Birliği kuvvet­lerine bıraktı. İskender bu fırsattan yararlanarak Kilikia’yı işgal etti ve bu sayede Pers donanmasını en eski de­niz üslerinden birinden mahrum bı­raktı ve daha sonra Dareios’la karşı­laşmaya karar verdi. Bölge başkenti Tarsos’u cesur bir hamle ile fethettik­ten sonra yorgun İskender olasılıkla ; Kydnos’un (Tarsus Çayı) soğuk sula­rında bir banyo sonrasında hastalandı. Haftalar süren nekahet döneminde Parmenion’a Suriye’yi Kilikia’dan ayıran kıyıları fethetme görevi verdi. Düzeldikten sonra kendisi de ordunun geri kalanıyla batıya, Kilikia boğazındaki Soles’i almaya gitti, bura­dan sonra Mallos’tan geçerek Parmenion’la birleşti. Issos’ta yaralılarını bı­raktıktan sonra körfezin diğer tarafın­da Myriandros’ta (İskenderun yakı­nında) kamp kurdu. Burada Dareios ve ordusunun düşündüğü gibi Suri­ye’deki Sochi’de değil, sütunun diğer tarafında kendi iaşe hatlarını kesecek şekilde arkasında yer aldığını öğrendi. Aslında Dareios ordusunu kuzeye doğru, Amanus Dağları’nı Bahçe ge­çidinden geçerek Issos kıyılarına doğ­ru çıkarmıştı. Bu ordu imparatorlu­ğun çok uzak olan İran platosu ve Hindistan dışında tüm eyaletlerinden gelme birliklerden oluşmaktaydı. Her zaman olduğu gibi antik kay­nakların büyük kralın ordusundan bahsederken verdiği rakamlar çok faz­la abartılıdır. Onlara inanılırsa bu or­duda 300 binden fazla asker vardır, bu rakam 600 bine kadar çıkar. Aslında İskender’in ordusundan sayıca biraz daha fazla, birkaç on binlik bir ordu söz konusu olmalıdır.

issos

Dareios Issos’a gelince, önce yaralı Makedonları katletti ve daha sonra ordusunu Pinaros’un sağ kıyısına taşı­dı (bugünkü Payas). Burada önemli bir savunma pozisyonu oluşturmuştu ve nehri geçmeyi kolaylaştıracak istih­kamlar hazırlattı. Onların arkasına en iyi piyadesi olan Yunan paralı askerle­ri ve yanlarına hoplit donanımına sa­hip Kardaces Perslerini yerleştirdi. Geleneğe uygun olarak onların arkası ve merkezde, aralarında Dareios’un da yer aldığı kişisel koruması süvariler konumlanmıştı. Süvarilerinin geri ka­lan büyük kısmı deniz ile Kardaceslerin arasında yer alıyordu. Son olarak da sol kanatta, ırmağın diğer tarafında ırmağa hâkim bir tepenin üzerinde bir grup süvari ve hafif piyadelerden olu­şan karışık bir birlik bulunuyordu. Dolayısıyla Dareios’un ordusu sayısal üstünlüğünden istediği gibi yararlana­mayacak şekilde deniz ile dağ arasına sıkışmış olarak konumlanmıştı.

İskender’in ordusunda 26 bin piya­de ve 5 bin 300 süvari vardı. Parmenion komutasındaki sol kanat denizden itibaren başlıyordu. Önce Yunan sü­variler, Giritli okçular ve Trakyalı pi­yadeler ve arkalarında üç falanks şek­linde dizilmişlerdi. İskender sağ kana­da komuta ediyordu; burada soldan sağa doğru önce üç falanks ünitesi, kalkan taşıyıcı alay, sonra yol arkadaş­larının zırhlı süvarileri, Teselyalı sü­variler, Agrianesler, Makedon okçular ve son olarak sağ en dışta keşifçiler­den oluşan hafif süvariler şeklinde di­zilmişlerdi. Kapışma sağ tarafta başla­dı, Agrianesler ve okçular tepede ko­nuşlanmış süvari ve piyadelerden olu­şan karma birliklere saldırdılar. Mer­kezde kraliyet alayının (agemaların) başındaki İskender ırmağı geçti ve karşısına çıkan Kardaceslere yüklendi. Onun solunda kalan falanks ve kal­kan taşıyıcı alayın geri kalanıyla, sağ tarafındaki yol arkadaşları da muhare­beye katıldılar. Sol tarafındaki phalankslar Yunan paralı askerleri ve Kardaceslere ağır kayıplar verdirme­ye başlamışlardı.

Bu noktada İskender kendi saray muhafızlarının oluşturduğu süvariye katıldı ve arkasında sağ kanadın geri kalanıyla Kardaces ve Yunan paralı as­kerlerin yanına ve gerisine hücum et­ti. Sol tarafta ise Pers süvarileri ardı ardına saldırılarla Parmenion’un sü­varilerini çok zor durumda bırakmış­lardı. Bu noktada İskender’in Dareios’a hücum etmesi bir anda Perslerin mağlubiyetini yarattı, Dareios muhafızlarıyla beraber silahlarını ve araba­sını galiplere bırakarak kaçmaya baş­ladı. Napoli mozaiğinde işte bu sahne anlatılmaktadır. Bunun üzerine Pers süvarileri de genel geri çekilmeye ka­tıldılar. Zırhları yüzünden kaçmakta zorlanan bu süvariler akşama kadar dağlarda Makedon süvarilerce kova­landılar ve bu arada ağır kayıplar verdiler. İskender toplamda 150 süvari ve 300 piyade kaybetmişti ve toplamda 4 bin 500 yaralısı vardı.

Antik kaynaklar Pers kayıplarından 10 bini süvari olmak üzere 100 bin ci­varında diye bahsederler ama bu ra­kamlar pek de güvenilir değildir. Da­reios kesin bir yenilgiye uğratıldıysa da hâlâ sonsuz insan ve para kaynakla­rına sahiptir ancak artık Suriye yolu İskender’e açılmıştır. Yenik birlikler­den bazıları Anadolu içlerine, Kappadokia ve Paphlagonia’dan askerler de alarak kaçarlar ve Lydia’yı işgal eder­ler ancak burada daha sonra Phrygia Satrabı Antigonos Monophtalmos (tek gözlü) tarafından ezilirler. İsken­der içinse artık Anadolu seferi bitmiş­tir, bir kere Jonas sütununu geçtikten sonra geriye asla dönmez. Tekgözlü Antigonos gibilerine fethedilmiş Ana­dolu’nun yönetimini bırakır. Artık onun bakışları Pers donanmasının ge­ri kalanlarının sığındığı Fenike kent­lerine çevrilmiştir ve bu kentlerin öte­sinde ise hedefleri çok daha uzaklara gitmektedir…

BÜYÜK İSKENDER

Mit ve Gerçek

Devrin bilinen en geniş imparatorlu­ğunun fatihi, Pers boyunduruğu al­tındaki Asya Hellenlerinin kurtarıcı­sı, barbar Doğu’nun Helenleştirilmesinin te­meli, demokratik kentlerin kurucusu, İÖ 333 yılından beri Tarsos (Tarsus) kentinde yaka­landığı bela bir hastalık sıtma (malarya) hariç hiçbir şeyin durduramadığı, Herakles’in so­yundan bir kahraman. İşte, İÖ 336’da babası II. Philippos’un öldürülmesinden sonra Make­donya kralı olan İskender’in sıklıkla oluştur­duğumuz imajı böyledir. Gençliği ve erken ölümü yalnızca kişiliğinin mitleşmesini arttır­mıştır. Daha akılcı bir diğer imaj, İskender’i yönetim işlerini merak etmeyen biri olarak görmek ister. Yalnızca fetih ve onun getirisiyle ilgilenmiş olmalıdır. Temel kaynaklarda ve sa­yısız kitapta her zaman genel kabul gören bu teze göre, fetih süresi iki döneme ayrılır. Birin­ci dönem aynı zamanda en uzun olanıdır (İÖ 334-326) ve doğru söylemek gerekirse yalnız­ca askeri fetihlere ayrılmıştır. İkincisi ise çok daha kısadır (İÖ 325-323) ve imparatorluk idaresinin oturtulması ve bölgelerin organizas­yonunu içerir. Böylece aynı zamanda hem yönetici hem de fatih olunamaz imajı ortaya çı­kar, hele ki üzerine yalnızca kendisinin bine­bildiği yürekli atı Bucephale kadar atılgan bir kahraman söz konusuysa. Altta yatan ana fi­kir İskender’in feth etmekte olduğu imparator­luğun ve kendi inşa etmekte olduğu yenisinin farkında olmadığıdır. Efsanesi kısa zamanda tarihsel gerçeklerin yerini alır. Batı’da olduğu gibi Doğu’da da, orta ve modern çağların bil­ginleri ve sanatçıları İskender’i tabiatta, çeşitli halklarla ve fantastik yaratıklarla gösterirler, bazen de Hintli filozoflarla tartışır veya denizle­rin diplerini ve uçsuz bucaksız gökyüzünü araştırırken.

Eğer Akamenid İmparatorluğu’nun fethi ne kadar mızrakla yapıldıysa o kadar da dindar­lıktan geçiyordu. İskender, Thucydides’in çok önceden düşündüğü, “feth edilen büyük ve kü­çük bölgelerde yeni gelen işgalcilerin kutsal alanlarda hak sahibi olma ve yine oralarda tö­ren düzenlemeyi mümkün olduğu kadar yerel kutlamalara uyararak yapmaları” kuralına is­teyerek uyar. Fethettikçe İskender yeniden in­şa etmek isteyebileceği yerel kutsal alanlara gider ve dua eder. Anadolu’da, Kserkses’in Troia’da İÖ 480’de yaptığı gibi, Troia, Pergamon, Ksanthos, Letoon ve Gordion ile Mısır’da Siva Vahası’nda bunu tekrarlar. Tıpkı Tyr ken­tini kuşatma sebepleri arasında Fenikelilerin kentin ana tanrısı Melqart’a saygısını sunma is­teğinin kabul edilmemesi gibi. Issos Savaşı ön­cesi, Quinte Curce’nin anlattığına göre İsken­der Kilikia’da önünden geçtiği belli başlı kutsal alanlarda geleneksel ritüele uygun şekilde kur­ban sunar. Böyle bir detay tesadüfi olamaz, İs­kender Akamenid öncüllerinin aksine boyun­duruğu altına aldığı halkların kültlerine saygı göstermekteydi. Çünkü pek çok halkı boyun­duruğu altına alır, konjonktür ve kentlerin po­litik durumuna göre rejimin demokratik olup olmadığına önem vermeksizin garnizon yerleş­tirir ya da yerinden ederdi. Vergileri siler ya da arttırır, bazen yalnızca Persler tarafından konu­lan vergileri korurdu. Sonuç olarak, İskender sahiplendiği Akamenid vergi ve yönetim şekli içinde ilerlemesine devam ederdi. Anadolu’da, Hellespontos Phrygia’sındaki Ephesos’ta, Ionia’da olduğu gibi genel olarak Aiolia’da, Pamphylia’daki Aspendos’ ta, Lykia’nın ku­zeydoğusundaki Milyade’de, Paphlagonia’da ve Kilikia’daki Mallos’ta klasik literatürde ör­nekler oldukça çoktur. Asya kıtasına attığı ilk adımdan itibaren İskender yalnızca fethin yol açtığı finansal gereklilikten dolayı değil fakat aynı zamanda ele geçirilen toprakların idaresi için yerel olarak ya da daha genel bir şekilde önemli vergisel kararlar alır. Hatta, Fenike ül­kesinden geçtikten sonra İÖ 331’de Mısır ya­kınlarında şu itirafta bulunur: “Koiranos’ta Fe­nike vergilerini toplamaya özen gösterildi, ay­nı şekilde Asya’da Toroslar’ın berisindeki Philoksenos’ta da.”

Issos Savaşı’nın akabindeki günlerde İÖ 333’ten itibaren önemli bir olay yaşanır. III. Dareios savaşı bir kez daha kaybeder ve da­hası kaçar. İskender kralın terk ettiği ailesine özel ilgi göstermesinden başka Pers esirleri or­dusuna katar ve onlardan büyük kralın savaş meydanında, terk ettiği arabasında bıraktığı krali elbisesini, yay, kalkan ve diğer silahlarla beraber toplayıp ona getirmesini ister.

Issos Savaşı sonrası Kilikia satrabı olarak atanan Balakros’un bölgede bastırdığı obollerin üzerinde, yanlış bir şekilde “beotialı” olarak adlandırılan, yan yana ‘V biçiminde betimleriyle Persepolis’in duvarlarını süsleyen Pers savaşçılarını hatırlatan kalkanları görmek bu yüzden oldukça ilginçtir. Bu İskender tarafın­dan ele geçirilen kralın kalkanı olamaz mı? Üstelik Balakros bastırdığı sikkelerin en büyü­ğünde kendisinden önce, Pers iktidarı zama­nında satrap olan Mazday’ınkilerle aynı ağırlık sistemini ve sikke tipini kullanır. Aynı Mazday İskender’e kentin kapılarını açtıktan sonra Babil’e vali olarak atanacaktır. Ve bu kentte yeni iktidar için Hellen Attika etalonunda fakat Kilikia’da vali olduğu dönemdekiler gibi Aramice Tarsos’un Baali lejandlı ve ikonografyalı sikkeler bastırtacaktır. Bir yandan devamlılık aynı zamanda değişiklikler içeren bu paralar hiç kuşkusuz Kilikia’da konaklayacak yeni or­dunun toplanmasında kullanılmıştı.

Anadolu ve Mısır’da basılan paraların üze­rinde beliren ana tipin yanındaki boşlukta ucu bazen dik, keçe bir şapka taşıyan baş yer alır. Fransız tarihçi Pierre Debord burada Pers baş­lığı, hatta ucu kalkık olduğunda Akamenid büyük kralını simgeleyen sağa yatık tiarayı (Hellen yazarların tiare orthe’si) taşıyan İsken­der portresini görür. Sadece yerel darplarda görülen bu uygulamada Makedon fatih büyük kral olarak algılanmış olabilir. Gerçekten de tartışılabilecek bir sikke ikonografisi Suri­ye’deki Menbig kutsal kentinin emisyonlarındakidir. Burada at üstünde Pers kıyafetli, elin­de mızrak tutan bir atlı görülür. Dik bir başlık taşımaktadır. Sikkenin Aramice lejandı bu at­lının bize kim olduğunu tanımlar: İskender.

İÖ 330 yılında Persepolis’in bir kısmını yok eden yangın asla İskender in geçmişin izlerini silip süpürmek istediği manasına gelmez. Söz konusu olan Pers direnişinin son ve azalmış yuvalarına karşı gönderilmiş güçlü bir uyarı­dır. Ölümünden kısa süre önce, İndus bölge­sinden yok olmuş Pers İmparatorluğu’nun başkentlerine doğru dönüş yolu, İskender’in kendisini Akamenid hanedanın ardılı olarak göstermesini sağlamıştır. Hatta, Büyük Kyros’un mezarına düzenlidiği hac ziyaretin­de, kralın mezarına saygısızlık edenleri, daha sonra antik dönemde kendisine philokyros ya­ni “Kyros’un dostu” unvanını kazandıracak şe­kilde, sert bir şekilde cezalandırmıştır. İÖ 330’da öldürülen III. Darius’un cenaze törenini organize etmiş ve olasılıkla vücudunu Perse­polis’in teraslan üzerine kazılmış iki mezardan birine gömmüştür. İÖ 325’te Susa’da, Make­don aristokratları büyük bir düğünle İranlı prenseslerle evlendirmiştir. Kendisi de III. Dareios’un büyük kızı Barsine ile evlenir ve yakın arkadaşlarına da Akamenid kral sülale­sinin üyelerini verir. İÖ 327’den itibaren soy­lu bir Baktrialının kızı Rokssan ile evlenir ve onun soylu yoldaşlarından bazıları da onun peşinden Greko-Makedon ve İran halklarının karışmasına öncülük ederler. Bu politik birleş­melerinin yönelimi açıktır; Akamenid İmpara­torluğu’nun temelleri üzerine, yeni yönetici sı­nıfın Makedon ve Perslilerin kaynaşmasıyla oluştuğu yeni bir imparatorluk kurmak.

Büyük İskender Doğu’nun Hellenleştirilmesi sürecini ne başlatır ne de hızlandırır. Bu du­rum yeni bir düzen kurmaksızın, köklü yapıla­rı yerinde korumasından anlaşılabilir. Tu­nus’taki Kartaca’ya kadar yayılan fetihler ya­parak, Romalılar öncesi kimsenin düşüneme­yeceği ortak bir deniz (mare nostrum) yarata­cağı fikri sadece fantezidir. İÖ 5. yüzyıl sonun­dan itibaren ve özellikle İÖ 4. yüzyılda Anado­lu’nun Hellenizasyonunu gözlemlemek hiç kuşkusuz ilginç olacaktır. Epikorik diller orta­dan kalkmamışlarsa da, günbegün etki alanı genişleyen Hellenceye çevrilmek zorunda ka­lıyorlardı. Çoğu zaman tercih edilen sadece Hellence’ydi. Kilikia ve Lykia’daki taşa yazılı ve sikkeler üzerindeki yazıt örnekleri, ya da ikonografideki örnekler uzdillidir. Yine de Lykia Kilikia gibi Roma imparatorluk dönemi­ne kadar Anadolu kültürüne yoğun olarak rastlanan bölgelerdir. Acaba bu bir paradoks mudur? Kesişme noktalarındaki bölgeler, et­nik mozaiği oluşturan tüm halkların kendisini tanımlayabileceği ortak modelleri yaratırlar. Dahası, İskender’in öncesinde Herodot, boşu boşuna Troia Savaşı ve Pers savaşlarını uza­tan bu halkların, aslında Ege’nin iki yakasını paylaşan aynı dünyanın insanları olduğuna ve efsanevi Perseus kişiliğiyle Yunanlılar ve Perslerin ve Doğu ile Batı’nın ortak atadan gel­mekte olduğuna gönderme yapar. Sonuç ola­rak, İskender Akamenidlerin yapamadığını yapmayı başarmıştı: Kara Yunanistan’ının, da­ha doğrusu Attika ve Peleponnesos’un fethi ve kontrolü. Doğu’da Pers İmparatorluğu’nun zaptı, politik açıdan kendisinin Akamenidlerin sonuncusu olduğu şeklinde görülebilir.
M.Ö. 334-333 kışında Batı Anadolu’nun fethini tamamladıktan sonra, M.Ö. 333 ilkbaharında Akdeniz kıyı yolunu izleyerek Perge’ye ulaştı. Söylenceye göre Frigya’dan geçerken, Asya’ya hükmedecek kişinin çözebileceğine inanılan Gordion düğümünü kesti. Gordion’dan Ankry ‚ya (Ankara) yöneldi, oradan da Kapadokya ve Kilikya Kapıları (Kilikiai pilai; bugün Gülek Boğazı) üzerinden güneye indi. Miryandros (bugün İskenderun yakınında) dolayında kamp kurduğunda, Pers hükümdarı III. Dara da Pinaros Çayı (bugün Deliçay) kıyısında savaş düzeni almış bulunuyordu. Bu karşılaşmayı izleyen İssos Çarpışması (M.Ö. 333 sonbaharı) sonunda Dara kesin bir yenilgiye uğradı ve ailesini savaş alanında bırakarak kaçtı.
İskender bu zaferden sonra Suriye ve Fenike’ye doğru ilerledi. Amacı Fenike kıyılarını fethederek Pers donanmasını üssüz bırakmak ve etkisizleştirmekti. Dareios‘ un barış önerisine karşı, kendisini Asya’nın efendisi olarak tanımasını ve koşulsuz teslim olmasını istedi. Başlangıçta Pers kentlerini kolayca ele geçirmesine karşın, Tiros (bugün Sur) önünde sert bir direnişle karşılaştı. Uyguladığı bütün kuşatma taktiklerine karşın, bu müstahkem ada kenti yedi ay boyunca başarıyla saldırılara karşı koydu.

Kuşatma sürerken Dara, ailesi için fidye olarak 10 bin talent ödemeyi ve Fırat Irmağının batısında kalan topraklan bırakmayı önerdi. Bu olayla ilgili olarak, İskenderun komutanı Parmenion’un „İskender’in yerinde olsam kabul ederdim“ dediği, buna karşılık İskender’in de „Parmenion olsaydım, ben de kabul ederdim“ biçiminde bir karşılık verdiği anlatılır.
Tiros şiddetli saldırılara daha fazla direnemeyerek M.Ö. Temmuz 332’de düştü.

İskender’in en büyük askeri başarısı sayılan bu harekâta geniş çaplı bir yağma da eşlik etti. Kentin bütün erkekleri öldürüldü, kadın ve çocukları da köle olarak satıldı. Suriye’yi Parmanion’a bırakarak güneye ilerleyen İskender, Gaza’da (Gazze) iki ay süren direnişe son verdikten sonra İÖ Kasım 332’de Mısır’a girdi ve halk tarafından kurtarıcı olarak karşılandı. Memphis’te (Memfis) kutsal Apis’e kurbanlar keserek firavunların geleneksel çifte tacını giydi. Kışı Mısır’da yönetimi düzenlemekle geçirdi. Mısırlı yöneticiler atamakla birlikte, orduyu Makedonyalıların komutasında tuttu. Günümüzde İskenderiye olarak anılan Aleksandreya kentini kurdurdu.

Bazı kaynaklara göre Nil’in taşmasının nedenlerini araştırmak üzere bir keşif grubunu görevlendirdi. Siva’da ünlü bir kahinin, İskender’in Zeus’un oğlu olduğunu ilan etmesi ve Amon Tapınağında Tanrı Amon ile görüştüğü yolundaki söylentiler onun halkın gözündeki tanrısallığını bir kat daha arttırmıştı. Mısır’ın fethiyle Doğu Akdeniz’de kesin denetimi sağlayan İskender, M.Ö. 331 ilkbaharında Tiros’a döndü.
Suriye’ye Makedonyalı bir satrap atadıktan sonra Mezopotamya’ya ilerledi ve temmuzda Fırat kıyısındaki Tapsakos’a vardı. Ninive’yle Arbela (Erbil) arasındaki Gaugamela Ovasında Dara’yla yeniden karşı karşıya geldi ve onu bir kez daha yenerek kaçmaya zorladı (bak. Gaugamela Savaşı). Güneye inerek Babil’i aldı ve Mazayos adında bir Persi satrap olarak atadı. Ardından Susa’ya girdi ve Zagros Dağlarını aşarak İran içlerine yöneldi. Persepolis’te I. Kserkses’in sarayını törenle yaktı. Kserkses’in Yunanistan’da yaptıklarına karşı bir misilleme olan bu hareketle aynı zamanda „öç seferi“nin sona erdiğini gösterdi.
M.Ö. 330 ilkbaharında Media’ya girerek, başkent Ekbatana’yı aldıktan sonra, Yunanlı askerlerin geri dönmesine izin verdi. Pers topraklarını içine alan yeni bir imparatorluk kurmayı ve „Asya’nın efendisi“ olmayı amaçlayan İskender, daha doğudaki toprakları ele geçirmeye yönelik yeni bir sefer başlattı. Kısa sürede yerel satraplara boyun eğdirerek Hazar kıyılarına, oradan da Afganistan içlerine ulaştı. Bu fetihler sırasında Makedonyalı ve Pers bileşimine dayalı yeni bir yönetim sistemi oluşturduğundan, eski komutanlarıyla baş-gösteren anlaşmazlıklar giderek derinleşti. Kendisine suikast girişimiyle suçladığı Parmenion’la oğlunu ortadan kaldırarak ordusunu yeni baştan düzenledi. M.Ö. 330-329 kışında Helmand Irmağını izleyerek kuzeye doğru ilerledi. Bu sırada Baktriane satrabı Bessus’un genel bir ayaklanma başlatması üzerine, Hindukuş Dağlarını aşarak karışıklıklara son verdi. Bu harekâtı yürütürken Siriderya‘ ya kadar ilerledi ve burada İskitlerin sert direnişiyle karşılaştı. Başka göçebe halkların da ayaklanmasıyla büyük güçlükler çıkaran bu direnişi ancak M.Ö. 328 sonbaharında bastırabildi.
Davranışlarıyla giderek bir Doğu despotuna dönüşen İskender, Pers hükümdarları gibi giyinmeye ve proskinesis (hükümdar karşısında yere kapanarak selamlama) uygulaması gibi Pers geleneklerini benimsemeye başladı. Bu arada Baktriane prenseslerinden Roksana’yla evlendi. Kendini tanrılaştırmaya giriştiyse de, Makedonyalılar ve Yunanlılarca alaya alınınca bundan vazgeçmek zorunda kaldı. Bir komploya karıştığı gerekçesiyle tarihçi Kallisthenes’i hapse attırması bilgin ve filozoflar arasındaki desteğini yitirmesine neden oldu.

Hindistan’ın fethi
Ele geçirdiği ülke halklarından yeni askerler toplayarak engebeli arazide savaşma yeteneğine sahip yeni bir ordu oluşturan İskender, M.Ö. 327 yazında Hindistan üzerine yürümek amacıyla Baktriane’den ayrıldı. Daha hafif silahlar kullanan piyade birliklerinin yanı sıra ok ve mızrak kullanan süvari birliklerinin yer aldığı bu ordunun asıl savaşçı gücü 35 bin askerden oluşuyordu. Plutarkhos’un bu ordu için verdiği 120 bin rakamının, yedek kuvvetleri, katır ve deve sürücülerini, sağlık görevlilerini, seyyar satıcıları, askerleri eğlendirmekle görevli gösteri gruplarını, kadın ve çocukları da kapsadığı sanılmaktadır. Hindukuş Dağlarını ikinci kez geçen İskender, M.Ö. 326 baharında İndus Irmağı yakınındaki Taksila’ya (bugün Takshaşila) girdi. Hydaspes (bugün Cihelum) ile Akesines (bugün Çenab) ırmakları arasındaki bölgenin hükümdarı Poros’u, Hidaspes Çarpışması’nda yenilgiye uğrattı. Başarısını kutlamak üzere Aleksandreia Nikaia kentini, ayrıca burada ölen atı Boukefalos’un adını verdiği Bukefala (Boukephalia) kentini kurdu.

Asya’nın doğusuna doğru yoluna devam etmek için Hifasis (Beas) Irmağına kadar gitmesine karşın, ordusunun ayaklanmak üzere olduğunu görerek geri dönmeye karar verdi. Hidaspes Irmağı kıyısında 800-1.000 gemiden oluşan bir donanma kurduktan sonra bazı birlikleri karadan yürüterek İndus Irmağı boyunca Hint Okyanusuna kadar ilerledi. Bu arada Hydroates (Ravi) Irmağı yakınlarında Mallilerle girişilen çarpışmada ağır biçimde yaralandı. M.Ö. Ağustos 325’te İndus Deltasının ağzındaki Patala’ya vardı; burada bir liman ve tersane yaptırdı. Dönüş yolculuğu için ordusunun bir bölümü Nearkhos’un komutasındaki gemilerle İÖ Eylül 325’te denize açılırken, kendisi de kıyıyı izleyerek yiyecek sıkıntısı içinde ve çok zor koşullarda Gedrpsia’yı (bugün Belucistan) geçti. Bu arada Hindistan seferi hazırlıklarına başladı.

İmparatorluğun güçlendirilmesi
Daha Hindistan seferine başlamadan yönetimde kanlı temizlik hareketlerini başlatan İskender, yokluğu sırasında da bu politikayı sürdürerek satraplarından üçte birini değiştirmiş, altısını öldürtmüştü. MÖ 324 ilkbaharında Susa’ya vardığında hazine görevlisi Harpalos’un 6 bin paralı asker ve 5 bin talentle Yunanistan’a kaçtığını öğrendi (Harpalos daha sonra Girit’te öldürüldü). Makedonyalılarla Persleri kaynaştırma politikasına daha çok ağırlık verdiği bu dönemde, Dareios’un kızı Barsine’yle (Stateira olarak da bilinir) evlendi ve komutanlarıyla askerlerini de aynı yolu izlemeye özendirdi. Ama Perslerin ordu ve yönetimde giderek eşit bir konuma yükselmesi Makedonyalıların tepkisini çekmeye başladı. Makedonya’da askeri eğitim gören 30 bin Persli gencin dönüşü, Baktriane, Sogdiana ve Arakhosia gibi Doğu ülkelerinden gelenlerin süvari birliğine, ayrıca Pers soylularının kraliyet muhafız birliğine alınmaları bu hoşnutsuzluğu daha da artırdı.

İskender’in Makedonyalı eski askerleri ülkeye geri göndermeye karar vermesi, imparatorluğun güç ve yönetim merkezini Asya’ya kaydırmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirildi. M.Ö. 324’te Gpis’te çıkan ayaklanmaya kraliyet muhafızları dışında bütün ordu katıldı. Bunun üzerine İskender bütün orduyu dağıtarak Perslerden yeni bir ordu kurdu ve ayaklanmanın sona ermesinden sonra 10 bin eski askeri armağanlarla yurda gönderdi.

Ölümü
Kendisine tanrısal onurlar yakıştıran ve bunu Yunan kentlerine zorla kabul ettiren İskender, MÖ 324 kışında Luristan’da yerel halka yönelik sert bir sindirme hareketine girişti. İlkbaharda Babil’e geçerek bir bölümü uzak ülkelerden gelen elçileri kabul etti. Bu arada Hindistan’la deniz bağlantısını sağlamak için Arabistan kıyılarına yönelik bir sefer için hazırlıklara başladı. Ayrıca Hazar Denizi’nin ötesine bir keşif birliği gönderdi. Babil’de sulama kanalları yaptırmayı ve İran Körfezi kıyılarında yeni kentler kurmayı planladığı bir sırada, uzun bir içkili eğlencenin ardından hastalandı ve on gün sonra daha 33 yaşındayken öldü. Cenazesi önce Memfis’e, oradan İskenderiye’ye götürüldü ve burada altın bir tabuta kondu.
İskenderin ölümünden sonra imparatorluk 4 parçaya ayrıldı. Cassander Yunanistan’a, Creatus ve Antigonos Batı Asya’ya, Seleukos Doğuya, Ptolemy ise Mısır’a hükümdar oldular. Cassander güce olan tutkusunu kısa zamanda göstererek 7 yıl sonra İskender’in annesi Olimpias’ı idam ettirdi. 12. yılın sonunda ise İskenderin karısı Roksana ve imparatorluğun gerçek varisi olan oğlunu zehirlettirdiğinde ise artık İskenderin soyunu tamamen kurutmayı başarmıştı.İskender’in metresi Barsine’den doğan oğlu Herakles’i de zehirletti.Hatta Cassander’in İskender’in ölümünden sorumlu olduğu da iddia edilmektedir.

Değerlendirme
Genç yaşta ölmesine karşın 12 yıl 8 ay süren hükümdarlık dönemine büyük çaplı seferleri sığdıran İskender’in kurduğu geniş imparatorluk temelde Perslerden kalma yönetim sistemine dayanıyordu. Bununla birlikte yerel satraplara bağlı olmayan tahsildarlardan oluşan merkezî bir vergi toplama mekanizması kurarak yeni bir mali sistemin temelini attığı bilinmektedir. Görevlilerin yolsuzlukları ve yiyiciliği nedeniyle bu sistemi iyi işletememekle birlikte, sikke çıkarma hakkını tekeline alarak ve Pers hazinelerinde birikmiş gümüş ve altını para biçiminde piyasaya sürerek bütün Önasya’da ve Akdeniz’de ticaret ve para ekonomisini geliştirdiği söylenebilir.
Öte yandan İskender’in yeni kentler kurması (Plutarkhos bu kentlerin sayısının 70’in üzerinde olduğunu söyler) Yunan yayılmasında yeni bir dönem açtı. Askeri birer üs olarak kurulan, ama zamanla birer kültür ve ticaret merkezine dönüşen bu kentler Eski Yunan etkisinin Hindistan’a kadar yayılmasında önemli rol oynadı. Bu arada Pers-Makedonya karışımıyla yeni bir ırk yaratma girişimi sonuçsuz kaldıysa da, Yunan kültürüne yatkın, ama Doğu’ya özgü yeni bir soylu sınıfı ortaya çıktı.
Kendisini ve askerlerini en güç işlere yöneltmeyi başaran güçlü bir irade ve yetenekle esnek bir düşünce yapısını birleştiren İskender, koşullar gerektirdiğinde geri çekilmeyi ve değişiklikler yapmayı bilen bir kişiydi. Düş gücü ve romantizmi kendisini Herakles, Akilleus ve Diyonizos gibi kahramanlarla özdeşleştirmesine yol açacak ölçüde güçlüydü. Çabuk öfkelenme, acımasızlık ve inatçılık gibi özellikleri uzun seferlerde daha çok ortaya çıkıyordu.

Güvenmediği kişileri hiç sorgulamadan öldürmekten çekinmemesine karşın, adamları onun peşinden gidiyor, ona bağlı kalıyor ve güçlüklere katlanıyordu.
Dünyanın en büyük askeri dehaları arasında sayılan İskender, değişik kuvvetleri bir arada kullanmada ve düşmanın yeni savaş biçimlerine yeni taktiklerle karşı koymada son derece ustaydı. Yaratıcılığıyla, savaşın sonucunu belirleyecek fırsatları değerlerdirmeyi çok iyi bilirdi.
İskender’in kısa süren hükümdarlığı, Avrupa ve Asya tarihi açısından önemli bir dönüm noktası sayılır. Seferleri ve bilimsel araştırmalara merakı, coğrafya ve doğa tarihi gibi konulardaki bilgilerin gelişmesine katkıda bulunmuş, ayrıca büyük uygarlık merkezlerinin geliştirdiği bilgi birikiminin ortak bir potada kaynaşmasına zemin hazırlamıştır. Siyasal açıdan olmasa bile, ekonomik ve kültürel açıdan Cebelitarık’tan Pencap’a uzanan, ticarete ve toplumsal ilişkilere açık bir imparatorluk kurduğu ve ortak sayılabilecek bir uygarlığa ve bir lingua franca olarak Yunan Koine lehçesine dayalı yeni bir dünya meydana getirdiği söylenebilir.
Sonuçta İskender kendisinin Herakles’in soyundan geldiğini benimsemesi ve kendisini tanrısallaştırması onun halkın gözündeki büyüklüğünü ifade etmekteydi. Temsil edilen figürlerinde bile kendisini Amon gibi koç boynuzu ile, Herakles gibi Aslan başlı postuyla göstermektedir.

Büyük İskender’in yazınsal mirası
“Non utilo mundo / editus exemplum, terras tot posse sub uno / esse viro” ·· İskender’in en büyük kalıtı bu söz üzerine kurulmuştur. Ondan önce Platon’un “Respublica”sında kurgulanan; fakat hep “polis”in sınırları içinde kalan ve uygulanabilir bir katılımcı demokrasinin işlediği şehir devleti yerini ülkeleri, denizleri, dağları, nehirleri ile geniş bir hinterlanda sâhip territoryal devlete bırakmıştır. Bu, batıda monarşinin gerçek ilham kaynağıdır ve etkileri salt politik anlamda değil kültürel anlamda da elle tutulur dönüşümlerle kendisini göstermiştir.

Yunan anakarasında Atina bir düşünce ve sanat başkenti olma özelliğini Anadolu ve daha doğudaki şehirlere terk etmiş; Bergama, Antiokheia, Seleukeia ve Mısır’da İskenderiye, Akdeniz dünyâsının yeni okulları, parlak birer uygarlık merkezi olmuşlardır. Ticâret kendisine yeni yollar, sâhalar kazanırken doğudan getirilen zenginlikler Yunan dünyâsında altın ve gümüş meskûkâtın artmasıyla ilk enflasyonist dalgalanmaları yaratmıştır.

Dünya’nın Efendisi
İskender’in fetihleri Yunan dilini şarkın derinliklerine taşırken mimârîde de doğu tesiriyle binâların oranları büyümüş, ilk tonoz denemeleri yapılmıştır.Monarkın yükselişi Klâsik Çağdaki kamu yapılarının önüne profan saray ve ev mimârîsini geçirmiş; düşünülebilir ki aynı “tek adam” fikri yontu sanatında “euergetizm” (onurlandırma) amaçlı heykelleri ve kişisel portreleri ortaya çıkarmıştır. Batıda oryantal motif ve düşünceler, synkretizm; doğuda Hindistan’da ise Buddha’ya antropomorf Yunan alışkanlıklarıyla vücut veren Greko-Buddhist sanat gelişmiştir. Doğunun batıya, batının doğuya nüfûz ettiği yeni bir dönem başlamıştır artık. Bu, J.G. Droysen’in 19.yy.’da adını koyduğu Hellenizm çağıdır .

Hindistan’da Zeus, Şiva ve Çakra’nın mâiyetine girerken Atina’da Trak tanrısı Bendis’e âyinler düzenlenmesi, Sabazios, Kybele, Adonis, Attis gibi doğu tanrılarının Yunanistan’da yüceltilmesi bu dönüşümün eseridir.

Aphrodite, Atargatis ve Astarte ile; İsis, Demeter’le; Dionysos, Osiris’le; Herakles Melkart’la bir tutulmaya başlanır ve İskenderiye’de yeni bir kült doğar: Serapis. En önemlisi de İskender’le birlikte “tanrı-kral” fikrinin de batıda tanınmaya başlamasıdır.

Roma İmparatorluğu’ndaki tanrılaştırma düşüncesinin ve imparatorluk kültünün kaynağı İskender’di. İskender doğudaki ilk “tanrı-kral” değildi; ama batıda, inançsız yandaşları ve alaycı Yunanlılar hâriç tutulursa, yaşarken tanrı bellenen ilk ve son hükümdar oldu.

İlham Kaynağı
Çağları ve kralları, komutanları ve edipleri etkiledi. Scipio Africanus ve kendisini “İskender dostu” olarak tanımlayan Julius Caesar onu örnek aldılar. Antonius, Kleopatra’dan doğan oğluna onun adını verdi. Augustus onun nâşına altın bir çelenk takmakla kalmadı, yazışmalarını onun resmî mührüyle mühürledi. Traianus, Babil’de ona kurban sundu ve Parth Seferi’nde büyük kralın gittiği yerleri bile aştığını söyledi.

Julianus’ta İran’ı fethetme isteğini uyandıran, içinde canlandığını söylediği İskender’in ruhuydu. Caracalla, İskender takıntılı bir imparatordu. Makedon kıyafetleri giyiyor; kendisini onunla özdeşleştiriyordu. 16.000 kişilik bir Makedon falanksı kurmuştu. İskender’in zırhını kuşanan Caligula da aynı hastalıkla mustaripti. Sâdece batıda değil, doğuda da etkisi çoğu monarkta hissedilmişti··. Fâtih Sultan Mehmed, komutanı Gjergj Kastrioti’ye, tutsaklık yıllarındaki cesâretinden ötürü “İskender” adını vermişti.

 Makedonyalı kral, adına düzülen İskendernâmelerde bir İslam kahramânı olmuş, Zulumat ülkesinde Hızır’la berâber âbıhayâtı aramış, Kâbe ve Kudüs’ü ziyâret etmiş, Âyine-i İskender’le kerâmetler sergilemiş; yer yer kadîm bir peygamber olarak Zülkarneyn’le özdeşleştirilmişti.
II. Mehmed, kendisini yıktığı Roma’nın vârisi sayarken, Caracalla “Constitutio Antoniniana” ilân ederken örnekleri oydu. Frank Holt’un dediği gibi “Şarlman’dan Napolyon’a kadar ünlü generallerden oluşan yüz kuşağı karanlıkta bırakacak kadar güçlü bir gölge düşürmüştü.” Dante onu cehennemin yedinci katına atsa da popüler bir Yunan masalı ancak onun varlığıyla teskîn olan nereidleri anlatır: Yunanlı denizciler zaman zaman kendilerine “Büyük İskender nerede?” diye soran bir nereidle karşılaşırlar. Bu yaratığı tatmin edecek tek cevap: “Büyük İskender yaşıyor ve hüküm sürüyor” cevabıdır.

Tarihler
Büyük kralla ve onun kariyeriyle ilgili az sayıda antik kaynak vardır. İskender döneminin orijinal kaynakları ise günümüze ulaşmamıştır. Elimizde, alıntılar ve atıflardan oluşan en erkeni İ.ö. 1. yüzyılın üçüncü çeyreğinde kaleme alınmış yazınsal yapıtlar bulunmaktadır. İskender döneminde veya hemen sonrasında yazılmış, günümüze ulaşmayan antik metinler şunlardır: i.ö.334’te orduyla beraber Anadolu’ya geçen, Aristo’nun yeğeni Olynthoslu Kallisthenes “Deeds of Alexander” adlı eserinde seferin başından, 327’deki kuşkulu ölümüne dek tanık olduğu önemli olayları yazmıştır. Bu eser, hükümranlığın ilk yarısı için yetkin bir kaynaktı ve elimize ulaşan anlatıları etkilemiştir. Lampsakoslu Anaksimenes’in de “On Alexander” başlıklı, en az iki kitaptan oluşan içeriğini bilmediğimiz bir yapıtı vardır. Astypalaialı Onesikritos’un içeriği değil; ama adı bilinmeyen yapıtından ise Strabon ve Plinius’un atıfları sayesinde haberdarız.

Giritli Nearkhos, İskender’in geri dönüşünde, orduyu İran kıyılarında donanmayla takip etmiş ve eserinde Hint Okyanusu ve Mekran Çölü’ndeki sıkıntılara değinmiştir. Arrianos, “İndica” adlı Hindistan’ı anlatan metninde onun yapıtından yararlanmıştır. İkisi de kısmen otobiyografik özellikler taşıyan yapıtlarında Ptolemaios ve Aristobulos da Arrianos’un kaynakları arasında yer almıştır. Ptolemaios, İ.ö.335’ten İskender’in Babil’deki ölümüne dek geçen süreyi anlatırken, Aristobulos’un eseri İ.ö. 301’deki meşhur İssos Savaşı’ndan başlar.

İlk İskender tarihçileri içinde en etkilisi İskenderiyeli Kleitarkhos’tu. 12 ciltten fazla ve tüm İskender dönemini anlatan çalışması İ.ö.310’dan evvel yazıldı ve sefere katılmamış olsa da önemli görgü tanıklarına ulaşabilmişti. Magnesialı Hegesia ve Salamisli Aristos’a ait geç tarihli etkisiz yapıtlar da vardır. Mytileneli Chares’in “Histories of Alexander”ı da İskender’in son yılları ve Susa’daki evlilik şölenleri ile ilgili ayrıntıları içerir. “Ephemerides” veya “Royal Diaries” denen, saraydaki günlük olayların ve toplantıların kaydedildiği resmî günlükler de bulunmaktadır.

Etkileri günümüze dek süren İskender romansları ve İskendernâmeler ise kralı tarihî kişiliğinden ayrıldığı bir efsâne örgüsü içinde işler. İskender romanslarının temel kaynağı, İ.s.2.yüzyılda İskenderiye’de Mısır asıllı bir Yunanlının Yunanca yazdığı halk destânıydı. Orta Çağ’da da İskender’in tarihsel kişiliğinin silikleştiği, İrlanda, Alman, İtalyan, İsveç, Danimarka ve İskoç dillerinde romanslar ortaya çıktı. Bu romanslar 12. yüzyılın sonlarına doğru önemini yitirdi ve rönesans döneminde klâsik bilimin canlanmasıyla tarihsel öykülerin İskender romanslarının yerini alacağı bir döneme girildi.

İran, Hint ve Türk edebiyatlarındaki İskendernâmelerde de kral, târihsel kişiliği yerine Doğu mistisizmi etkisinde efsânevî bir kahraman olarak ele alınmıştır. Konuyu İskendernâme adıyla bağımsız bir yapıt olarak ele alan ilk şâir, Gencel Nizâmî’dir. İran edebiyatında Hüsrev-i Dehlevî’nın “Âyine-i İskender”i, Hint edebiyâtında Gakulaprasada’nın “Karnâme-i Skenderi”si diğer önemli eserlerdir.

Türk edebiyatında ilk ve en görkemli örneği ise Ahmedî vermiştir. Ayrıca Ali Şir Nevâi’nin de bu konuyla ilgili “Sedd-i İskenderi” adlı bir yapıtı vardır.

Tekrar antik kaynaklara dönecek olursak, bugün elimizde konuyla ilgili altı yapıt bulunmaktadır:

1. İ.ö. 1 – İs. 1. yüzyıllarda yaşayan Amasyalı Strabon’un “Geographika”sı…

2. İ.ö.1. yüzyılda yaşamış Diodorus Sikeliotes’in “BibliothequeHistorique”si…(“Evrensel Tarih” adlı bu eserin XVII. Kitabı İskender çağını anlatır.)

3. İ.s. 1. yüzyılda yaşamış Romalı târihçi Quinte Curtius Rufus’un “Histories”i…

4. İ.s. 1. yüzyılın ortalarında doğan Plutarkhos’un “Bioi Paralelloi” si…

5. İ.s. 3. yüzyılda yaşayan Romalı Justin’in, Augustus döneminde yazan Trogus Pompeus’un detaylı bir özeti hâlinde kaleme aldığı “Epitoma Historiorum Philippicarum Pompei Trogi”si…

Bugün elimizde bulunan en önemli İskender anlatısı Arrianos’unkidir. Onun, “Alexandrou Anabasis” adlı kitabı, günümüze gelmeyen Ptolemaios, Aristobulos ve Kallisthenes tarafından yazılan birincil kaynaklar kullanılarak verilmiş bir üründür. Onlarla ilgili asal bilgilere de bu kitapla ulaşırız. Arrianos, birinci kitabında “Ptolemaios Lagu ve Aristobulos oğlu Aristobulos’un Philippos oğlu İskender hakkında yazdıklarının birbirleriyle aynı olan yerlerini tamamıyla kabul ettim. Yazdıklarının birbiriyle farklı olduğu yerlerde ise en inanılır ve aynı zamanda da yazmaya değer olanını seçtim” der; fakat kendi târihini ayrı tutmayı da ihmâl etmez: “…bu kadar tarihçiden sonra benim böyle bir kitap yazmaya girişmeme şaşıran ve bunun sebebini soran olursa önce ötekilerin bütün yazdıklarını okusun, onlardan sonra benim eserimi eline alsın. İşte asıl o zaman şaşıracaktır”. Ne yazık ki bahsedilen kaynaklar günümüze kadar ulaşmadığı için böyle bir şansımız yok. Bu da Arrianos’un çalışmasını önemli kılan başlıca unsur.
Lucius Flavius Arrianus Ksenophon, İ.ö. yaklaşık 86 yılında Bithyni Eyaleti’nin başkenti Nikomedeia’da yâni bugünkü İzmit’te doğmuş bir yurttaşımızdır. Lucius Flavius ön adı onun ve âilesinin Roma vatandaşı statüsü taşıdığına işâret etmektedir. İ.s. 1. yüzyılın sonları veya 2. yüzyılın başlarında Stoacı düşünür Epiktetos’un yanında eğitim almak üzere Yunanistan’ın kuzeybatısındaki Nikopolis şehrinde bir süre kalan Arrianos’un, İmparator Hadrian’la da yakın bir dostluğu olmuştur. Kapadokya Eyalet Valiliği görevine başlamadan önce yazdığı “Periplus Ponti Euxini” adlı eser de Hadrian’a seslenen bir mektup niteliğindedir. Ayrıca Arrianos, İ.s. 131 yılındaki bu valilik görevinden 2 yıl önce de Roma’da 129 yılı konsülü seçilmiştir. Diğer eserleri: Alanlar’a karşı düzenlediği sefer hakkındaki “Alanike Historia”, Hindistan’ın tarihini ve halkını anlatığı “İndica” ve İskender’in haleflerini anlattığı “Tameta Aleksandron”dur.
İskender’in seferlerini anlattığı ve en önemli yapıtı sayılan “Alexandrou Anabasis” ile kendisinden 300 yıl kadar önce “Onbinlerin Dönüşü”nü anlatan Ksenophon’la eşdeğer görülmüştür; zaten kitabında da yer yer onunla çekişme hâlindedir. Bu eser, Türkçe’de ilk olarak Hayrullah Örs tarafından çevrilerek birincisi 1945, ikincisi ise 1949 yılında olmak üzere iki cilt hâlinde “İskender’in Anabasisi” adıyla M.E.B. Yunan Klasikleri serisinde yayınlanmıştır; ancak hem artık baskısının bulunmayışı hem de dilinin eskiliği sebebiyle yararlanılması güçtür.

 2004 yılınının sonlarında vizyona giren ve epey ses getiren Oliver Stone yapımı “Alexander” adlı sinema filmi sayesinde İskender’le ilgili yeni çeviri kitapların da vitrinler de yer almaya başlaması sonucu yayıncıların gündemine giren Arrianos’un yapıtı, Ekim 2005’te, Furkan Akderin’in antik Yunanca metinden yaptığı çeviriyle, Alfa yayınları Antik Çağ Dizisi içinde “İskender’in Seferi” adıyla yerini aldı; Kitap dipnot kaymaları ve rahatsız edici derecede rastlanan dizgi ve imlâ hatalarıyla mâlûl olsa da önemli bir eksiği giderdiği için yine de övgüyü hakediyor. Bu çeviriden iki ay sonra, Aralık 2005’te ise Meriç Mete’nin Loeb İngilizce metinden çevirisini yaptığı bir diğer baskı “İskender’in Seferleri” başlığıyla piyasaya sürüldü.

Gordion Düğümü
Gordion düğümü, bir öküz arabasını bir sütuna bağlayan karmakarışık bir sarmaşıklar yığınıdır. Araba, Midas’ın ya babası ya da atası olan Gordios’a aittir. Yeni bir lider arayışında olan Friglere bir kahin tarafından, şehre öküz arabası ile giren ilk adamı kral ilan etmeleri söylenir. İşte bu kişi Gordios’tur. Gordios, kral olur ve öküz arabası tapınakta gösterime konulur. Asırlar sonra Büyük İskender zamanında, Gordios’un öküz arabası, düğümü çözecek kişinin Asya’nın hakimi olacağı söylentisi ile ünlenir.
Büyük İskender, Gordion’a geldiğinde (M.Ö. 334) düğümü çözmeye çalışır ama başarısız olur. Sabırsız bir öfkeyle, kılıcını çeker ve düğümü ortadan ikiye ayırır. İskender, gerçekten de Pers İmparatorluğu’nun fatihi ve Asya’nın hakimi olma yolundadır. Ancak 33 yaşında ateşli bir hastalıktan zamansızca ölümü, bilgelerce İskender’in Gordion düğümünü çözmek yerine sabırsızca davranmasının akıbeti olarak görülmüştür.

Comment here